Akademik Personel | 13 Kasım 2018, Salı

Amerika’da Doktora Yapmak-5

29 Ağustos 2017
Amerika’da Doktora Yapmak-5
       

İşin aslını söylemek gerekirse, geçen bu uzun (yaklaşık 2 yıl) süre zarfında akademikpersonel.org ta önceki yazılara gelen “Amerika delisi” olduğum ya da “boş işlerle uğraştığım” yönündeki eleştirileri değerlendirmeye de vaktim oldu, söylenecekleri biriktirmeye de. Neden biz bu kadar acımasız eleştiriyoruz da her şeyi, bazen birisi bir şey söylediğinde “acaba?” diye soru sorarak yaklaşmıyoruz diye de kafa yordum sürekli. Gözlem yaptım bol bol – her zamanki gibi. Bunun yanı sıra hareketli ve durulmak bilmeyen ülke gündemi “acaba bunu yazarsam birinin damarına basmış olur muyum?” sorusunu da sordurttu bana tabi. Ama huylu huyundan vazgeçmiyor işte. Bazılarımız ısrarcı. Ben de onlardan biri olarak yazmaya devam ediyorum. Dilerim bu yazı hepimize iyi gelir. Özellikle yüksek lisans/doktora yapmakta olan ve ne çalışacağına karar vermeye çalışan genç arkadaşlara. Zira ben de oralarda geziyorum bu sıralar ve doktora için ne çalışmak istediğimi kendime sürekli sorarak plan yapıyorum.

Bir kültüre alışmak dört mevsim deniyordu ve ben ilk mevsim olan balayını (honeymoon) bu yazı dizisine başlamadan geçmiştim. İkinci mevsim -yani kültürler arası farkındalıklar dönemi- yazılara başlamama neden olmuş ve beni akademik anlamda gördüğüm farklılıkları paylaşmaya teşvik etmişti. Kültür şoku (culture shock) olarak adlandırılan bu dönem yaşamakta olduğum ülkede insanların başka kültürlere ve milletlere önyargılarını gördüğüm ve aynı zamanda yaşamakta olduğum ülkenin gerçekliği ile yüzleşip bunu paylaştığım döneme denk geliyor. Yani yaklaşık olarak bu iki yıllık sessizlik dönemi. Üçüncü mevsim olan aşamalı uyum (gradual adjustment) süreci ne ara geçti bilmiyorum ama sonunda iki kültürü tek bünyede barıştırıp (adaptasyon ve iki kültürlülük dönemi – “Feeling at home”) kendi gerçekliğimle yaşamayı öğrendim sanırım, yurt dışında yaşayan pek çok kişi gibi. Bunu yaparken de bayramlarda ya da özel günlerimizde farklı eyaletlerde de olsak arkadaşlarımızla tek bir yerde toplandığımız, geleneklerimizi yaşattığımız ama aynı zamanda içinde yaşadığımız kültürün değerlerine de saygı duyarak Şükran Günü’nde yabancı arkadaşlarımıza teşekkür etmekten yüksünmediğimiz ve onların değerlerini de önemsediğimiz bir dönem oluverdi ve biz “BİZ” olduk. Elbet aranızda bu “BİZ” kavramının tanımından rahatsızlık duyan, “Siz değişmişsiniz. Hani senin kendi değerlerin?” diyenler olacaktır. Kısmen haklılar, yalnız kocaman bir farkla: Biz değerlerimizi hala koruyoruz ancak başkalarına da saygı duyup içinde yaşadığımız dünyaya uyum sağlayarak bunu yapmaya özen gösteriyoruz. Hem değişmeden yaşayan, aynı kalanımız var mı aramızda?

Değişmek, yenilik, dönüşüm… Bu kavramlar nedense bazılarımız için oldukça ürkütücü. Tıpkı “etik” kavramı gibi. Daha önceki yazılarımda değindiğim üzere (diğer yazıların linklerini sayfanın altında görebilirsiniz) Amerika’da doktora programlarında akademik etik daha ilk yıldan öğretilir: intihal yapmamak için nelere dikkat edilmeli, herhangi bir makalede ya da kitapta okunan bir cümle/bölüm nasıl değiştirilerek yazılmalı (paraphrase) ve başka sözcüklerle açıklanmalıdır gibi konular bazen tek bir ders, seminer ya da çalıştay konusudur. Hatta intihal programları her ders için dönem sonu projelerinin ya da ödevlerin yüklendiği sistemin bir parçasıdır. Dolayısıyla başkasının ürettiği bilimi, özgün fikri ya da söylemi sahibine atıfta bulunmadan “çalamaz”; sahibinin kullandığı şekliyle kelimesi kelimesine kullanamazsınız -uygun referans gösterimi yapmamışsanız-. Kazara intihal yapmışsanız da bedelini okulla ilişiği kesilmek, uzaklaştırma almak vb. yaptırımlarla ödersiniz. Bu işin Amerika tarafı. Öte yandan Türkiye’de akademinin intihal durumunu ortaya koyan bir çalışma Boğaziçi Üniversitesi tarafından yapılmış ve sonuçlar Türkiye’de yapılan yüksek lisans ve doktora tezlerinin %34’ünün “ağır intihal” yaptığını ortaya koymuş. Bu durum özel üniversitelerde yüzde oranının devlet üniversitelerine oranla daha yüksek olduğunu göstermiştir. Ancak altı çizilmesi gereken nokta şu ki devlet üniversitelerindeki oran bile %31. Peki, biz neden özgün “bilim” yapamıyor ve üretemiyoruz? Ben daha önce Türkiye’de akademik camianın içinde araştırma görevlisi olarak bulunmuş biri olarak genç arkadaşlara yardımcı olacağını düşündüğüm birkaç paylaşımda bulunmak istiyorum. Nitekim hala doktora öğrencisiyim. Türkiye’de bazı hocaların dediği gibi “unvanın kadar konuş” noktasında “unvansız” olarak yer alıyorum ve herkesin deneyimlerini paylaşması gerektiğini düşünüyorum. Hoş unvan sahibi olsam da bu durum değişmeyecek. Uzatmayalım.

Çeviri Yayınlar. Öncelikle ve en önemli olarak değinmek istediğim bir nokta var ki çeviri yayınlar –tüm çeviriler için geçerli değildir! Türkiye’de yabancı dil eğitiminin içler acısı haline değinmek haddim bile olamaz. Ancak geçmişte öğretmenlik yapmış biri olarak her zaman ve her gittiğim yerde gözlem yaparım, elimde olmadan. Bu sebeple yapılan ve paylaşılan gözlemler de önemlidir benim için. Amerika’da bir yıl dil eğitimi aldıktan sonra yaz tatili için Türkiye’ye geldiğim sırada Amerikalı bir arkadaşım da Türkiye’ye gelmiş, Boğaziçi Üniversitesi’nde bir programa katılmıştı. Annesi Türk, babası Amerikalı olan bu genç arkadaşımın Türkçe öğrenme çabaları gerçekten takdir edilesiydi ancak çok da önemli bir gözlem yapmıştı: Türkiye’de -hele de İstanbul gibi büyük bir şehirde bile- pek çok genç iki kelime İngilizce konuşamıyordu. Dut yemiş bülbül deyimi pek çoklarımız için geçerliydi. Bu sebeple ben de bir zamanlar (Türkiye’de asistanlık yaptığım dönemde) benzer dil sorunları ve sınırlılıkları yaşamış bir lisansüstü öğrencisi olarak Türkçe çeviri kitaplardan çokça yararlanmıştım. Ancak Amerika’da doktora programına başlayıp alanımı, alana ilişkin literatürü okuyarak tanıdıktan, onlarca metot dersi aldıktan sonra bir şeyi fark etmiştim ki Türkçe çeviriler bize bazı kavram yanılgılarını da beraberinde getiriyordu. Size bunu bir örnekle açıklayayım: Benim alanım Eğitimde Ölçme ve Değerlendirme ancak bu alanın içinde spesifik olarak bir araştırma yöntemi çalışıyorum: Karma Yöntemler Araştırması (Mixed Methods Research). Danışmanım yaklaşık 30 bin defa atıf almış, onlarca makale, kitap, araştırma raporu, proje, program değerlendirme raporu yazmış; projelere danışmanlık yapmış; öğrenciler yetiştirmiş, amiyane tabiriyle okkalı CVsi (yaklaşık 40 sayfa) olan alanın liderlerinden birisi. Amerikan Eğitim Araştırmaları Birliği (American Educational Research Association) tarafından düzenlenen kongrelere gittiğimizde onlarca kişinin sıraya girip tanışmak istediği bir bilim insanı. Yazdığı kitaplar Portekizce, Çince, Türkçe olmak üzere pek çok dile çevrilmiş. Ben programa başlayınca kitabın orijinalini (İngilizce) okudum. Sonra da Türkçe çevirisini. Şaşırtıcı bir şekilde, kitabın orijinalini Türkçesinden çok daha iyi ve kolaylıkla anladım. Bir kaynağın (kitap, makale vb.) okunulabilirliği ve anlaşılabilirliği hitap ettiği kitleye ulaşması için çok önemli. Bu sebeple birebir çevirilerde yapılan bazı hatalar kavramların yanlış anlaşılmasına, kullanılmasına ve yaygınlaşmasına neden olmakta. Bu durum Türkiye’de bilimin özgünlüğünü de sınırlandırmaktadır. Kitaptaki çevirilerdeki sınırlılıkları birkaç örnekle aktarayım. Örneğin “blueprint” diye bir kavram var İngilizcede. Bu kavram bir şeyi teknik olarak dizayn etmek ve planlamak anlamına gelirken Türkçeye “mavi nokta” olarak çevrilmiştir. Ben bunun orijinalini bilmeseydim çeviriyi yapan yazarların bu kavramla ne demek istediğini anlayamayacaktım. Veya bir başka örnek, Mixed Methods Research’te Transformative Design diye bir araştırma deseni var. Çeviriyi yapan araştırmacılar bunu “Dönüştürücü Desen” olarak çevirmişler. Bilgisayarınızda arama motoruna “dönüştürücü” yazıp görsellere bakınız lütfen. Siz de benim gibi, aynı örnekle mi karşılaştınız? Dönüştürücü denilen şey Türkiye’de kullandığımız elektronik aletleri yurt dışında kullanabilmemiz için tasarlanmış bir çeşit fiş. Oysa alanın liderleri hatta Transformative Design kavramının öncüsü olan Dr. Donna Mertens’ın anlatmaya çalıştığı araştırma deseninin dönüştürücü fişle ilgisi yok. Dolayısıyla bir çeviri yapılırken alana ilişkin yeterli ve gerekli altyapınız yoksa, alana ilişkin teorik dayanaklardan ve felsefik temellerden uzaksanız yapmış olduğunuz çeviri, kavram yanılgılarına dahası alanın yanlış icra edilmesine neden olabilir.

Peki, İngilizce sorunu olan genç arkadaşlar ne yapmalı? Benim naçizane önerim akademik blogları ve grupları takip etmeniz. Sorun güzel arkadaşlar! Araştırın! Mümkün oldukça çalışmalarının orijinallerine ulaşın lütfen. Yurt dışında doktora yapan Türk öğrencilere ve araştırmacılara sorun. Eminim yardımcı olanlar olacaktır aralarında. Yurtdışında doktora yapmış ve yapmakta olan ve halihazırda yurtdışında çalışan Türk akademisyenlerden oluşan bir grup arkadaşımızla bir projemiz var. İlerleyen haftalarda paylaşacağım. Lütfen o kaynaklardan yararlanın ve geri bildirim vererek onların da kendilerini geliştirmelerine katkıda bulunun.

Literatür. Pek çok yüksek lisans ve doktora öğrencisinin yaptığı en büyük yanlış alana ilişkin literatürü yeterince araştırmamak ya da derinlemesine incelememektir. Bu durum üretilmek istenen tez ya da araştırmanın da özgün olamamasına neden olmaktadır. Alanınızı iyi biliyorsanız doğru kaynakları doğru şekilde referans göstererek alandaki boşlukları ve çalışılmamış konuları keşfedebilir; orijinal bir fikirle özgün bir çalışma yapabilirsiniz. Aksi halde Amerika’da ya da yurt dışında X, Y, Z ülkesinde yapılmış bir çalışmanın “Türkiye Örneği”ni çalışmayın n’olur! Çünkü o özgün bir çalışma değil, siz bir çeşit “bilgi copy-paste”i yapıyor olursunuz. Dahası her ülkenin sosyolojik alt yapısı, sistem anlayışı, öğrencilerine sunduğu imkanlar birbirinden farklı. Türkiye içinde bile elmalarla armutları mevcut sınav değerlendirme sistemleriyle yanlış değerlendirdiğimizi eleştiriyorken hepimiz, siz başka bir ülkede uygulanan bir modeli Türkiye’de uygulayınca elbise üzerimize ya dar oluyor ya da çok bol. Peki, kaç makale, kitap ya da araştırma projesi okursak alanımızla ilgili yeterince bilgiye sahip oluruz? Bizim alanda hep söylediğimiz bir şey vardır: It depends! Türkçesi “duruma göre değişir sayın hocam!” Öncelikle kendinize soru sorun lütfen. Ne çalışmak istiyorsunuz? İlgilendiğiniz konu nedir? Sonra kendinize yeniden sorun “neden o konuyu çalışmak istiyorsunuz?” Bu soruların cevabını kendinize verdiğinizde ve kendi kendinizi ikna ettiğinizde danışmanınızı ya da doktora önerinizi inceleyecek olan komite üyelerini de ikna edebilirsiniz. Hepimiz “büyük” düşüncelerle başlarız ancak herkesin söylediği bir gerçek vardır ki doktora tezimiz bunun ancak çok küçük bir bölümüdür. Bu sebeple ilgili literatürü iyi bilmek özgün bir çalışma ortaya koymak için oldukça büyük önem taşımaktadır. Dahası “huni” tekniğini kullanarak “büyük” konuları basite indirgemek ve mümkün olduğunca spesifik olmak (detaylara yer vermek) önemlidir.

Akademik Yeterlilikler. Akademik anlamda yeterliliklerimiz yapmak istediğimiz çalışma için sınırlılık olabileceği gibi avantaj olarak da kullanılabilir. Şöyle bir örnekle açıklayayım: Ben kendi alanım (mixed methods research) ile ilgili bir araştırma yapıyorum. Türkçe yayınlamayı düşündüğüm bu çalışma bir çeşit metodolojik inceleme ve Türkiye’de yapılmış, karma yöntemler araştırmasını kullandığını ileri süren yüksek lisans ve doktora tezlerini inceliyorum. Şu ana kadar yapmış olduğum analizlerin sonuçları gösteriyor ki yüksek lisans ve doktora tezlerinin 2/3’sinden fazlasında araştırma soruları çalışmanın yöntemi ile örtüşmüyor. Bir diğer deyişle incelemek istediğimiz konuyu doğru sorular sorarak ve doğru yöntemlerle incelemiyoruz. Dahası pek çok yüksek lisans ve doktora tezinde kullanılan ölçme araçları iddia edilen yönteme ya uygun değil ya da yeterince detaylandırılarak ölçme araçlarının kullanım amaçlarına yer verilmemiş. Örneğin, araştırmacı eylem araştırması yapmayı amaçladığını, nitel ve nicel yöntemleri bir arada kullanmak istediğini belirtmiş ancak kullandığı ölçme araçları yapmak istediği çalışmaya uygun değil. Yani siz bahçenize domates tohumunu ekmişsiniz ve biber yetişsin diye bekliyorsunuz. Bu durum, sözü edilen yöntemleri kullanırken doğru analizleri yapmak ve analiz sonuçlarını yorumlamak için de benzer acı tabloyu ortaya koyuyor, maalesef. Şöyle ki, araştırmacı çalışmanın nicel analizlerini kuvvetle muhtemel birine yaptırmış (profesyonel destek almış da diyebiliriz) ve sonuçları yazmış ancak araştırmanın tartışma bölümünde sonuçların nedenlerini ve ilgili literatürü destekler ya da aksini ortaya koyan gerekçeleriyle sunamamış. Bu durum, söz konusu araştırmacı(ların) yapılan analizlere ilişkin gerekli ve yeterli altyapısı olmadığını anlamamızı mümkün kılıyor. Yani elden gelen öğün olmuyor; başkasına yaptırdığınız analizleri açıklayacak bilgi ve donanımınız yoksa o yöntemi uygulamak zorunda değilsiniz. Lütfen akademik yeterliliklerinizi göz önünde bulundurarak yerine -kendi başınıza- getirebileceğiniz sözler verin araştırmanız için – özellikle doktora tezleri için!

Gözlem Yapmak. Gözlem yapmak sadece bulunduğunuz çevre için değil, her alanda ve her konuda yapabileceğimiz, bize yol haritası sunabilecek kişisel bir araç, beceri ve deneyim. Yüksek lisans ve doktora tezlerinin konuları belirlenirken öğrenciler genelde danışmanları söylesin onlar da yapsın diye bekliyorlar – kendimden biliyorum 😊. Ancak bazen danışmanınız topu size atıyor ve ne çalışmak istediğinize sizin karar vermenizi bekliyor. Kendinizi çıkmazda hissetmemeniz için naçizane önerimdir gözlem yapmanız ve gözlemlerinizi not almanız. Bazen bir bilmecenin parçaları gibi hepsi bir araya geliyor ve gecenin bir yarısı uykudan uyanıp “buldum” diyorsunuz benim gibi. Her zaman yanı başınızda bir not defteri bulundurmayı ihmal etmeyin lütfen.

Araştırma Seyir Defteri (Research Log). Araştırma seyir defteri dediğimiz aslında basit bir günlük. İnternette araştırdığınızda çeşitli örneklerini bulacaksınız. Ben daha önceki yazılarımdan birinde okuduğumuz makaleleri nasıl arşivlemeli ve liste oluşturmalıyız diye paylaşmıştım. Araştırma seyir defteri bunun bir derece üstü ve farklı parçaların birleşimi. Şöyle ki, örneğin ben çalışma odama duvarı kaplayan beyaz bir tahta yerleştirdim. Bunun için çok para harcamanıza gerek yok. Tahta yerine poster boyutlu yapışkanlı kağıtlar ya da kartonlarla da yapabilirsiniz. Alanınızla ilgili makaleleri okuyup her birinde alana ilişkin boşlukları fark ettiğinizde bunları not almanız (mümkünse referansları da altına yazın, literatür bölümünü yazarken işinize yarayacak çünkü) ve haritalamanız. Haritalamaktan kastım sadece kavramlar ya da alandaki boşluklara ilişkin bağlantıları kurmanız. Böylece hem çalışmak istediğiniz konuyu daha net ve açık bir şekilde sunabilecek hem de ilgili literatürü bir araya toplamış olacaksınız. Buna ek olarak araştırma seyir defterinizin olmasını öneririm. Ben biraz daha eski model öğrenci modundayım ve -fiziksel olarak- bir defterim var. Siz elektronik olarak da bir Word dokümanında araştırma günlüğü tutabilirsiniz. Bu dokümanda her gün için kaç kitap, makale vb. okuduğunuzu, neler yaptığınızı not alabilirsiniz. Ben defterimi farklı bölümlere ayırdım. Örneğin ilk bölüm araştırmak istediğim konu kısmını oluşturuyor. Çalışmak istediğim konuya ilişkin notlara bu bölümde yer veriyorum. İkinci bölüm araştırma sorularım. Öğrendiğim her yeni kavram, her yeni çalışma yeni bir soru sormama neden oluyor. Dolayısıyla bu soruları tek bir yerde tarihleriyle listelemek size çalışmanıza başladığınız yerden tamamlamak istediğiniz noktaya gelene kadar rehberlik edecek ve süreç içerisinde çalışmanızın nasıl şekil aldığını görmenize yardımcı olacaktır.

Diliyorum bu paylaşımlar sizlere de yardımcı olarak çalışma konunuzu belirlemenize rehberlik eder. Bir sonraki yazıda doktora çalışmamızı nasıl sistematize ederiz ve nelere hazırlıklı olmalıyız gibi konu başlıklarına yer vereceğim. Herkese çalışmalarında kolaylıklar.

 

Amerika’da Doktora Yapmak – 1

Amerika’da Doktora Yapmak – 2

Amerika’da Doktora Yapmak – 3

Amerika’da Doktora Yapmak – 4

 

http://sinemissinem.tumblr.com/

       

BENZER HABERLER