Türkiye'de akademisyenler üzerine - Zahit Atam

Üç özellik birden Akademisyenin üzerinde yükseldiği toprağın bereketini azaltıyor:

Akademisyen mesleği gereği edinmesi gerektiği saygıyı ne toplumdan ne akademik yönetimden ne de öğrencilerden görüyor.

Akademisyenin aldığı ücret ne kendi alanında çalışırken, ne hayatını idame ettirirken, ne de araştırmalarını finanse etmek için yeterli değil, akademisyen fikir üretmek için çabalamaktan daha çok hayatının devir daimiyle daha çok meşgul.

Akademisyen her türlü siyasi ve yönetsel baskıya karşı korunmasız, bu nedenle kendisinin içinde kalmış projeleriyle yaşamaktan yorgun. Hem finansal açıdan projelerini gerçekleştiremiyor, hem de kolektif olarak yapılabilecek işler için gelecek siyasi ya da yönetsel baskı nedeniyle o işleri yapmaktan ürküyor. Nasıl mahalle baskısı varsa, aynı zamanda akademide de yönetim ve siyaset baskısı var.

Sonuç, akademisyenin çoğu kere oturduğu yere mıhlanıp kalmasıdır, çünkü gerçekleştirilemeyen projelerin ağırlığı, öğrencilerin yeterince motive olmadıkları için çalışmamaları, kendi alanında derinleşme olanaklarının kısıtlılığı derken, akademisyen yük taşır üzerinde, hayatın yükü de buna eklenince sonuç insanın kendi alanından soğumasıdır ki bu çok sık görülür.

FAUST İŞ BAŞINDA…

Siyasi hayatımız öylesine dar bakışlı ve kendini o kadar çok muktedir hissediyor ki bütün hayatımızın en olağan işlerini bile yönetmeye kalkıyor, siyasiler hayatın karşısında kendi kürküne sığınarak toplumu gütmekle meşgul hissediyor, oysa ki aynı siyasiler kürklerini kaybettiklerinde onların da toplumsal ağırlığı bir anda sıfıra iniyor. Niye? Çünkü meşruiyetlerini ve güçlerini akıldan fikirden bilimden ve toplumun iyiliği için çalışmaktan almıyorlar. Oysa akademisyenlerde geçmiştekilerden çok daha farklı olarak, akıl fikir ve toplumsal bilirkişi unvanları büyük oranda ellerinden alındığı için toplumsal süreçlere mümkün olduğunca uzak kalıyorlar. Peki, medyatik akademisyenler ne olacak? Onlar fikirleriyle değil, iktidardan aldıkları onaylarla medyatik oluyorlar, büyük kısmı icazet almadan öyle şeyler söyleyemez ve büyük kısmı aslında icazet aldıklarında söyledikleri kendilerini temsil etmeyecek kadar sıradan ve yandaşçadır. Türkiye Osmanlıdan beri değişmeyen bir kısır döngüden muzdariptir, liyakat ve sadakat arasında, iktidar hep sadakati seçiyor ve sadık olanlar içlerindeki en yeteneksizleri veyahut da doğruya bilinçli olarak sırtını dönebilenleri oluyor.

Akademisyenin yönetim ve siyaset karşısında belini büken en büyük sorun: doğruyu söylemenin ve sistemik yanlışları eleştirmenin suç olarak görülmesi ya da baskı vesilesi olmasıdır. Türkiye’de özellikle 1980 sonrasında akademik hayata fikir işçileri olarak bakmıyoruz artık, fikir işçiliği bedeli ağır olan bir meslek haline geldi. İşte bu yüzden kötürümleşmiş bir halde akademi hayatına devam ediyor, hele özel üniversitelerde, çünkü orada akademik hayat ücretli emekçi ile reklam değeri olan insan arasındaki özel bir baskı daha söz konusu, orada medyatiklik ve bilinirlik sizin piyasanızı büyük oranda belirliyor.

Gelelim sinema akademisyenlerine, çünkü orada durum çok daha ilginç.

Bir kere geçmişle karşılaştırıldığında, düşünülemeyecek kadar çok iletişim fakültesi ya da güzel sanatlar fakültesi var, dolayısıyla ülkemizde çok açık bir durum var, fakülte enflasyonu var, aynı şekilde akademisyen ve öğrenci fazlası da var, mezun olan öğrencilerin büyük bölümü okuldan ayrıldığında vasıfsız işçi muamelesi görüyor ve şirketlerin karşısında boynu büküktür. Dolayısıyla öğrenci okulda gördüğü şeylerin kendisini üniversite mezunu olarak değil, işçi adayı haline getirmesi, dahası sektörde öğrencilerin birbirlerinin ücretini ve konumunu sarsacak muamele görmesi için acımasız bir rekabetin içinde buluyor.

Akademisyenler ise öğrencilerin yeterince okumadıklarını söylüyor, öğrenciler ise ya kitap-filme ayıracak paraları ve zamanları olmadığını söylüyor ya da okulda bir şey öğrenmedikleri için yollarını kendilerinin bulması gerektiğini belirtiyor.

Özel üniversitelerde teknik donanım ve piyasadan deneyimli insan çalıştırma olanakları yeterince fazla. Ama bu kez bir başka kısıt ortaya çıkıyor, öğrencilerin vasıfları çoğunlukla yetersiz. Kamu üniversitelerinde ise durum tersine işliyor, onlar çok daha yüksek puanlarla bölüme giriyorlar. Ardından ise teknik olarak çok yetersiz ve eldeki teknik malzemeyi bile kullanmak için bin bir takla atılan durumda. Onun da ötesinde, deneyimli insan eksikliği var, piyasada çalışmış yeterince danışmanları yok, akademisyenlerin üstündeki yönetsel ve siyasi baskı da daha fazla artıyor. Bu nedenle kamu üniversiteleri daha baştan sırtlarında akademik hayatın taşıyamayacağı kadar yükle işe başlıyor. Kırk katır mı kırk satır mı? Ya öğrenci niteliği ve teknik yetersizlik ve yönetsel/siyasi baskı, ya da niteliksiz öğrenci teknik olanaklar ve medyatik olma görünürlük için çabalama…

Türkiye’de bunca iletişim fakültesi olmasına rağmen, bunca akademisyen olmasına iletişim alanında, sinema alanında kamuya mal olmuş, akademik değeri büyük, öğrencilerin büyük bir açlıkla okudukları, derginin bir akademik kurumla sınırla kalmadığı ve bizzat derginin bir akıma, bir fikir okuluna dönüştüğü bir yayın yok. Bu nedenle akademik hayatta fikir değerinden çok daha fazla yabancı dergilerde makale yayınlamak başlı başına bir hedef haline geliyor. Akademi ne yazık ki bir fikir okulu olmaktan uzaklaşıyor. Bunun bedeli saygınlığa vurulan darbe anlamına geliyor. Piyasaya çok daha bağlı hale gelmiştir ve estetik/toplumbilim bundan zarar görüyor.

Büyük akademik sorun, akademinin fikir okulu ve araştırmaları ile toplumun aynası olması ve toplumsal sorunlara ilişkin köklü yaklaşımlar geliştirmek amacından çıkarılmış olmasıdır. Akademi büyük oranda işlevleri sınırlandığı için itibar kaybetmektedir. Ve böylelikle bir muhalif damar daha etkisizleştirilmiş hale geliyor.

(Türkiye?de akademisyenler üzerine? - BirGün.Net | Halkın Gazetesi birgungazetesi,birgun,www.birgun.net,gazete,haber, ekonomi,siyaset,politika,teknoloji,saglik,spor,fut bol,galatasaray,fenerbahce,ADNAN BOSTANCIOĞLU,AHMET TONAK)