vakıf üniversiteleri: yükseköğretimde belirsizlik alanları – ateş uslu


Vakıf üniversiteleri, Türkiye’de yükseköğretim sisteminin çok katmanlı tartışmalara konu olan bileşenleri arasında yer alıyor. Bahçeşehir Üniversitesi’nde 42 öğretim elemanının işten çıkarıldığı haberlerinin 2014’ün Temmuz ayı başında basına yansıması, ilerleyen günler boyunca da televizyon kanalları başta olmak üzere çeşitli kitle iletişim araçlarında vakıf üniversiteleri reklamlarının büyük bir sıklıkla yer alması bu üniversiteleri bir kez daha ilgi odağı haline getirdi. Bu yazıda üç ana göstergeden (mütevelli heyet, akademik personelin çalışma şartları ve eğitim-araştırma faaliyetleri ilişkisi) yola çıkılarak vakıf üniversiteleri üzerine kısa bir inceleme yapılacak ve esas olarak akademik personelin sorunları üzerine yoğunlaşılacak. Yazıda vakıf üniversiteleri ile ilgili birçok soruna (örneğin idari personelin çalışma şartlarına ve taşeronlaşma gibi süreçlere, personel üzerinde uygulanan siyasal baskının şekilleniş biçimlerine ya da üniversitelerdeki şirketleşme eğilimlerinin örneklerine) değinilmediğini ve bu konuların emek hareketi tartışmalarının gündeminde daha sık yer almasının arzu edilir olduğunu da belirtmek gerekiyor. Yazının bir diğer sorunlu niteliği ise ele alınan konunun karmaşık niteliğinden kaynaklanıyor. Çalışma şartları, sözleşme imzalama usulleri, ücret artışı, kuruma giriş-çıkış saatleri gibi pek çok konuda her vakıf üniversitesinin kendine has uygulamaları bulunuyor, dolayısıyla bu ve benzeri konulardaki tespitlerin tüm örnekleri yansıtmadığı ve bazı sorunlu uygulamaların da gözden kaçmış olma olasılığı dikkate alınmalı.

mütevelli heyet ve demokratik olmayan üniversite özerkliği

Vakıf yükseköğretim kurumları, devlet yükseköğretim kurumlarından farklı bir işleyişe sahip. Devlet üniversitelerinden farklı olarak, vakıf üniversitelerinde “mütevelli heyet” belirleyici bir rol taşıyor. Mütevelli heyet, üniversiteyi kuran vakfı temsil ediyor ve akademik personeli ilgilendiren konular da dâhil olmak üzere birçok konuda karar ve denetim yetkisini elinde bulunduruyor. Pratikte ise vakıf üniversitelerinin önemli bir kısmında mütevelli heyet başkanı strateji belirlemeden iş sözleşmelerinin imzalanmasına, personel izinlerinin onaylanmasından ya da iptalinden öğrenci burslarının tayinine her konuda tek yetkili isim.

Mütevelli heyetin (ve tabii mütevelli heyet başkanının) üniversite işleyişindeki belirleyici etkisinin en çarpıcı örneklerinden biri, vakıf üniversitelerinde rektör seçimi ve atanması süreci incelendiğinde karşımıza çıkıyor. Devlet üniversitelerinde, üniversite öğretim üyelerinin yaptığı seçim sonucunda en çok oy alan altı aday arasından üç kişi Yükseköğretim Genel Kurulu tarafından seçiliyor, cumhurbaşkanı ise bu üç kişi arasından uygun gördüğünü rektör olarak atıyor. Üniversite özerkliğini ve demokratik işleyişi hiçe sayan bu uygulama 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun yürürlüğe girdiği 1981 yılından beri eleştiriliyor. Ancak vakıf üniversitelerinde rektör belirlenmesi sürecinde “göstermelik” nitelikte bile olsa seçim yapılmasına gerek duyulmuyor: Bu üniversitelerde rektörleri seçen ve atayan, mütevelli heyet. Mütevelli heyet, Yükseköğretim Kurulu’nun olumlu görüşünü almak şartıyla, uygun gördüğü profesörü rektör olarak atamak konusunda bütünüyle serbest. Öğretim üyelerinin rektör seçim mekanizmasına herhangi bir şekilde katılması söz konusu bile değil.

Mütevelli heyet temsilcilerinin, ellerinde bulunan serbestliğe rağmen, bazı durumlarda vakıf üniversitelerinin işleyişinden memnun olmadığı görülüyor. Haliç Üniversitesi Mütevelli Heyet Başkanı Mansur Topçuoğlu’nun yaptığı bir açıklama bunun bir örneği: “Rektör devlet üniversitesi yönetme sistematiğiyle atanıyor. Dolaysıyla o rektör de ona göre çalışıyor. Ama başındaki mütevelli heyet sonuçta bir tüccar mantığıyla bakıyor, para yatırıyor vakıf kuruyor o mantıkla çalışmak istiyor bu da ciddi bir çatışma yaratıyor. Bu da eğitim kalitesini etkiliyor” (Topçuoğlu, 2013). Mütevelli heyetin üniversite eğitimine yaklaşımının “tüccar mantığı” ifadesiyle özetlenmesi eşi az görülebilecek bir samimiyet örneği olsa da, faaliyet plan ve programlarını onaylamaktan akademik ve idari personelin sözleşmelerini yapmaya, tüm personelin atamalarını ve görevden alınmalarını onaylamaktan, rektör seçimine ve yükseköğretim kurumunun bütçesini onaylamaya uzanan bir dizi alanda tek yetki sahibi olan mütevelli heyet başkanının rektörle “çatışma” içinde olmaktan şikâyet etmesi düşündürücü.

vakıf üniversitelerinde akademik personel

Vakıf üniversiteleri personelinin çalışma statüsünde önemli bir belirsizlik söz konusu. 2914 sayılı Yükseköğretim Personel Kanunu, devlet yükseköğretim kurumlarında görevli olan öğretim elemanlarının çalıştırılma usul ve esaslarını düzenliyor. Vakıf üniversitelerinde ise akademik personelin hangi mevzuata göre çalıştığı tartışma konusu. Pek çok üniversitede akademik personel ile İş Kanunu’na göre sözleşme yapılıyor; kurum ve öğretim elemanı arasındaki uyuşmazlıklarda ise iş mahkemesine mi, yoksa idare mahkemesine mi başvurulması gerektiği konusunda belirgin bir hukuki düzenleme yok. Vakıf üniversitelerinin iş mevzuatının uygulanmasını tercih etmelerine rağmen Yargıtay’ın vakıf üniversiteleri öğretim elemanlarının açtıkları davaları idari yargıya devrettiği kararlar mevcut, bununla birlikte, bu uygulama kesinlik kazanmış durumda değil. Uyuşmazlık Mahkemesi’nin Kasım 2012’de verdiği bir karar ise bu konuda en önemli içtihatlarından birini oluşturuyor. Kararın gerekçesinin devlet üniversitelerinin olduğu gibi vakıf üniversitelerinin de bilimsel özerkliğe sahip olmalarının altı çiziliyor ve öğretim elemanlarının statülerinin özlük haklarının kanunla düzenlenmesi gerektiği bilimsel özerklik ilkesine dayandırılıyor: “Üniversitelerde bilimsel özerklik ilkesi benimsenirken güdülen amaç, yükseköğretimin çeşitli siyasal çevre ve baskı grupları ile düşünce kümelerinin etkisinin dışında tutarak, bilimsel amaç, hedefler ve gereksinimlerine bağlı olmalarını sağlamaktır. Bu nedenle de, bilimsel faaliyetin asli unsurları olan yükseköğretim elemanlarının, görevleri, ünvanları, atama, yükselme ve emeklilikleri gibi özlük haklarının kanunla düzenleneceği konusu, anayasal teminat altına alınmıştır”.

Uyuşmazlıklar alanındaki bu kazanımlara rağmen vakıf üniversiteleri personelinin statüsünün halen belirsiz olması bir dizi sorunu beraberinde getiriyor. Vakıf üniversitelerinde öğretim elemanları iş sözleşmesiyle işe başlıyor. Ücretin çoğunlukla sözleşme imzalanması aşamasında pazarlık usulüyle belirlenmesi, maaş artışı konusunda da duruma göre pazarlık usulünün ya da mütevelli heyet kararının belirleyici olması, birçok üniversitede sözleşmenin tek nüsha olarak imzalanması ve çalışana sözleşmenin bir nüshasının verilmemesi konusunda ısrar edilmesi, üniversitelerdeki çalışma şartları açısından bir fikir verebilir.

Vakıf üniversitelerinde çalışan öğretim üyelerinin nominal maaşlarının yüksekliği konusunda kamuoyunda oluşmuş olan fikir ise oldukça yanıltıcı. Pek çok vakıf üniversitesinde (bazı “tanınmış” öğretim üyeleri, siyasi geçmişi ya da şirket bağlantıları olan öğretim elemanları istisna tutulursa) öğretim elemanlarının maaşları ile devlet üniversitelerindeki öğretim elemanlarının maaşları arasında büyük bir uçurum bulunmuyor. Birçok vakıf üniversitesinde öğrenci sayısına oranla idari ve akademik personelin sayısı devlet üniversitelerindeki sayılarla kıyaslandığında son derece az. Türkiye’de öğretim üyelerinin ve görevlilerinin haftalık ders yükü Avrupa ve ABD üniversitelerinde kadrolu olan öğretim üyelerinin ders yüküyle kıyaslandığında oldukça fazla (Kotan, 2006). Vakıf üniversitelerinde haftalık ders yükü birçok devlet üniversitesine göre daha da fazla, üstelik yükseköğretim mevzuatı devlet üniversitelerinde asgari ders yükünü 10 saat olarak belirleyip bu eşiğin üzerinde ders veren öğretim elemanlarına ek ders ücreti verilmesi esasını kabul ederken, vakıf üniversiteleri çalışanları için bu noktada da bir belirsizlik var. Haftalık ders yükü uygulaması her üniversitede değişiklik gösterebildiği gibi, bazı durumlarda sözleşme imzalanması aşamasında “pazarlık” konusu olan maddelerden biri haline gelebiliyor. Öğretim elemanlarının haftada 15, 18, 21, 24 saat, hatta bazı durumlarda daha fazla ders vermek yükümlülüğünde olması (ve sözleşmelerde yer alan maddeler veya belirsizlik nedeniyle herhangi bir ek ders ücreti almaması) pek çok vakıf üniversitesinde olağan karşılanıyor. Dahası, ek ders ücretleri, haftalık ders saati, yaz okulunda verilen dersler karşılığı verilecek olan ücret ya da idari görevler karşılığında alınacak olan “makam tazminatı” gibi bir dizi konunun devlet yükseköğretim kurumları için hazırlanan kanun, yönetmelik ve yönergelerde belirlenmiş olması, bu konularda vakıf üniversitesi çalışanlarının bazı durumlarda hak kaybına uğramasına neden oluyor.

Vakıf üniversitelerindeki en önemli sorunlu alanlardan biri ise sözleşmenin yenilenmesi aşaması. Sözleşmeler çoğunlukla bir yıl için yapılıyor ve her akademik yıl sonunda yenileniyor. İş Kanunu’na göre işin niteliğinin gerektirdiği durumlar haricinde üst üste belirli süreli sözleşme yapılması mümkün değil; dolayısıyla ilk sözleşme döneminin sonunda çalışmaya devam edildiği takdirde sözleşmenin süresiz olarak yenilenmiş olduğunun kabul edilmesi gerekiyor. Ancak fiili olarak her bahar yarıyılının sonunda sözleşmenin yenilenmesi uygulamasının varlığı güvencesizlik algısını güçlendirici etki yapıyor. Bahçeşehir Üniversitesi’nde Temmuz 2014 başında 42 öğretim elemanının sözleşmesinin yenilenmemesi güvencesizlik konusundaki en çarpıcı örneklerden biri. Üniversitesinin Kurumsal İletişim Direktörü Turgay Polat’ın Bianet’e yaptığı açıklamada işten çıkarmanın “normal bir süreç” çerçevesinde ilerlediğini söylemesi ve bunu “doğal bir iş yenileme süreci” olarak nitelemesi (Karaca, 2014), mütevelli heyetlerin akademik personele yaklaşımı konusunda ipuçları veriyor.

Bu şartlar altında vakıf üniversiteleri çalışanlarının örgütlenmesi için sendikalaşma haklarının genişletilmesi önemli bir kazanım olacaktır. Temmuz 2014’te Bahçeşehir Üniversitesi’nde işten çıkarılanların tam listesine ulaşılamaması ve kurumda çalışanların bile kendi birimlerinde işten çıkarılanların isimleri dışında herhangi bir bilgiye sahip olmamaları, üniversite çalışanlarının örgütsüzlüğünün bilgi akışı ve paylaşımı gibi konularda bile nasıl olumsuz sonuçlar doğurabileceğinin göstergesi. Ancak yakın geçmişteki deneyimlerden de görülebileceği gibi vakıf üniversiteleri bu konuda da bir belirsiz alanda yer alıyor. Akademik personelin hangi mevzuata tâbi olduğu konusu halen tartışmalı olduğundan öğretim elemanlarının kamu emekçileri sendikalarında örgütlenmiyor. İşçi sendikalarında örgütlenme deneyimi ise 2010 yılında Bilgi üniversitesi akademik ve idari personelinin Sosyal-İş sendikasında örgütlenme çabasıyla gündeme gelmişti. Sendikalaşma hareketinin yoğunlaştığı dönemin öncesinde, 2006-2009 arasında Bilgi Üniversitesi çokuluslu Laureate Education, Inc. şirketinin kontrolü altına girmiş, bu süreç bir dizi işten çıkarma ya da “istifaya zorlanma” ile sonuçlanmıştı (bu konuda bkz. Arslan & Odman, 2012). Bu deneyimlerin de ışığında Vakıf Üniversitesi Emekçileri Dayanışma Ağı gibi platformlarda bir araya gelen üniversite emekçileri dernekleşme ve sendikalaşma gibi opsiyonları Eğitim-Sen ile yakın temas halinde değerlendirmeye devam etmekteler.



araştırma ve eğitim: ayrıştırılmaz olanı ayrıştırmak

“Beyaz yakalı” olarak nitelenen çalışanların işçi olup olmadığı teorik makalelerde tartışıladursun, vakıf üniversitelerinin bir kısmında mütevelli heyetlerin çalışma saatlerine yaklaşımı XIX. yüzyıl fabrikalarındaki pratikleri aratmayacak boyutlara ulaşmış durumda. Bunun en göze çarpan örneklerinden biri “kart basma” uygulaması. Mesai saati başlangıcında ve bitişinde turnikelerden kart basarak giren öğretim elemanlarının fiziksel olarak kurum içinde bulundukları süre son derece önem taşıyor; görev süresi içinde kurumda bulunmamak, maaş kesintisinden soruşturmaya uzanan geniş bir yelpazede yaptırımlara yol açabiliyor. Çalışma süresi ve ücretli emek ilişkisi, emek-değer teorisi gibi temel bir konudan yola çıkılarak tartışılabilecek ve eleştiriye tâbi tutulabilecek bir eleştiri türü. Burada derinlikli bir tahlil yerine akademik araştırma-üniversite ilişkisi dikkate alınarak kısa bir değinide bulunulacak.

Üniversitelerde kart basma uygulamasının sorunlu niteliği, bu uygulamanın temelinde akademik personelin performansının kurumda bulunduğu süre ile ölçülmesinden kaynaklanıyor. Öğretim elemanlarının kurumda bulunmadıkları süreler boyunca araştırma faaliyetlerini sürdürmeleri “çalışma” olarak değerlendirilmiyor, bu şekilde üniversitelerin varlık nedenlerinden olan bilgi üretimi ikinci plana atılıyor ya da yok sayılıyor.

Bilgi üretiminin ikinci plana itilmesi bazı üniversitelerde belirgin bir strateji haline gelebiliyor. Pek çok fakülte ve bölümün “amaçlar ve hedefler” listeleri incelendiğinde “nitelikli işgücü yetiştirmek” birinci sıralarda yer alıyor. Bazı durumlarda ise eğitim ve araştırma faaliyetleri arasında ayrıştırmaya gidiliyor ve “eğitim”in desteklenmesi üniversitenin temel politikası olarak kabul ediliyor. İstanbul Aydın Üniversitesi Mütevelli Heyet Başkanı Mustafa Aydın, bir açıklamasında “öğrenci yetiştirme”nin vakıf üniversitelerinin temel önceliği olduğunu belirtiyor: “Her üniversite her konuya aynı önem derecesinde ne kaynak ne de zaman ayırmalı. Önceliğini belirlemeli. Üniversiteler önceliklerini; öğrenci odaklı veya araştırma ve akademisyen yetiştirme şeklinde belirlemeli. Devlet ve Vakıf Üniversiteleri kuruluşlarında önceliğinin ne olacağına karar verip ona göre yapılanmalı. Vakıf Üniversiteleri de araştırma ve akademisyen yetiştirmeye kaynak ayırmalı ancak önceliği öğrenci olmalıdır” (Aydın, 2013). Bu perspektiften bir değerlendirme yapıldığında Yükseköğretim Kanunu’nda “belirli mesleklere yönelik nitelikli insan gücü yetiştirmeyi amaçlayan” kurumlar olarak tanımlanan meslek yüksekokulları ile üniversiteler arasındaki ayrım muğlaklaşıyor, akademik personelin de esas görevinin “öğrenci yetiştirmek” olduğunun altı çizilerek fiziksel olarak kurumda bulunmak çalışmanın temel şartı haline gelebiliyor.

Kart basma uygulamasına zemin hazırlayan bir diğer neden ise vakıf üniversitelerindeki öğretim elemanlarının iş yükünün ağırlığı. Bazı üniversitelerde “lisansüstü burslu öğrenci” gibi çeşitli statülerde çalıştırılan lisansüstü öğrencileri, sigortaları ve iş güvenceleri olmaksızın çalıştırılmalarının yanında çok geniş bir çeşitlilikte akademik ve idari görevleri fiilen yürütmekte; bu şekilde üniversiteler düşük maliyetli emek gücü yaratmakta ve normal şartlar altında kadrolu olarak işe alması gereken idari ve akademik personelden tasarruf etmekte (bu konuda bkz. Yeditepe Üniversitesi Asistan Dayanışması, 2013). Kadrolu araştırma görevlileri ve öğretim üyelerinin de benzer sorunları söz konusu. Öğretim üyelerinin haftalık ders yükünün ağırlığından yukarıda söz edilmişti. Birçok vakıf üniversitesinde araştırma görevlisi ve idari personel sayısı yetersiz olduğundan, öğretim üyeleri ve görevlilerinin sınav gözetmenliğinden üniversite tanıtımına ve öğrenci işlerine uzanan yelpazede bir dizi görevi üstlenmek zorunda kalıyorlar. Yine fiziksel olarak kampüste bulunma gerekliliğinden dolayı kampüs dışında yer alan akademik nitelikte toplantılara katılmak bile kimi zaman zorlaşabiliyor. Kongre ve konferanslara katılımın desteklenmesi son derece sınırlı bir çerçeve içinde yapıldığı gibi, bazı üniversiteler kongre ya da araştırma için kurum dışında bulunulan süreyi ücretsiz izin kapsamında değerlendirebiliyor. Bu şartlar altında nitelikli bir araştırma yapmak bir yana, ders içeriklerinin geliştirilip güncellenmesine bile yeterli vakit ayrılmasının mümkün olmadığını ayrıca belirtmeye gerek yok.



sonuç

Eğitim alanındaki sorunlar, kolaycı genellemelerle özetlenemeyecek ve ezberlenmiş sloganlarla çözülemeyecek kadar karmaşık nitelik arz ediyor. Vakıf üniversitelerinde çalışma koşullarının ayrıntılı ve derinlikli bir tahlili, 2010’ların Türkiye’sinde üniversite eğitiminin mekanizmalarının ve bu alandaki sömürü ilişkilerinin kavranması için merkezi bir önem taşıyor. Bunun için de alaycı değerlendirmelerin ötesi geçecek, deneyim çeşitliliğinin ve uygulama farklarının yarattığı ampirik zenginlikten yararlanarak çözümlemeler ortaya koyup üniversitelerdeki sorunları emek hareketinin sorunları haline getirecek nitelikte, geniş ölçekli ve derinlikli araştırmalara ihtiyaç var. Vakıf Üniversitesi Emekçileri Dayanışma Ağı gibi kolektifler tarafından ya da bireysel çabalarla yapılan araştırmaların sayısı arttıkça bu alanda daha bütünlüklü bir haklar mücadelesinin yürütülmesi mümkün olacak. Devlet yükseköğretim kurumları emekçilerinin vakıf yükseköğretim kurumları emekçileriyle aynı sendikalarda örgütlenmesi de yine bu alanda elde edilebilecek önemli kazanımlardan biri.



kaynakça

2914 Sayılı Yükseköğretim Personel Kanunu, Resmi Gazete, Sayı 18190, 11/10/1983.

5347 Sayılı Yükseköğretim Kanunu, Resmi Gazete, Sayı 17506, 06/11/1981.

Arslan, Hakan & Odman, Aslı (2012) “Vakıf Üniversitesinde Akademik Kapitalizm ve Akademik Sendikacılık: Laureate Edu., Inc. İstanbul Bilgi Üniversitesi ve Sosyal-İş/DİSK Örneği”, Sosyal Haklar IV. Ulusal Sempozyumu Bildiri Kitabı, Muğla: Muğla Üniversitesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü, 265-291.

Aydın, Mustafa (2013) Twitter açıklaması, 06/01/2013, erişim tarihi: 06/07/2014.

Karaca, Ekin (2014) “Bahçeşehir’de 42 Akademisyen İşten Çıkarıldı”, Bianet, 02/07/2014.

Kotan, Betül (2006) “Öğretim Üyesinin Bilime Vakti Yok”, Radikal, 12/10/2006.

T.C. Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü Esas No. 2012/189, Karar No. 2012/234, 05/11/2012.

Topçuoğlu, Mansur (2013) “Türkiye’nin en genç ve renkli mütevelli heyeti başkanı”, Haber7, Türkiye'nin en genç ve renkli mütevelli heyeti başkanı - RÖPORTAJ Haberleri, 23/01/2013, erişim tarihi: 06/07/2014.

Vakıf Yükseköğretim Kurumları Yönetmeliği, Resmi Gazete, Sayı 26040, 31/12/2005.

Yeditepe Üniversitesi Asistan Dayanışması (2013) “Kamuoyuna Duyurumuzdur!”, yeditepeasistandayanismasi.wordpress.cpm/2013/07/10/kamuoyuna-duyurumuzdur/, 10/07/2013, erişim tarihi: 23/07/2014.