Değerli Kardeşlerim,
Havlayan köpeğin gene de ara sıra ısırdığı olur, ama gülen insanlar hiçbir zaman karşılarındakine ateş etmezler! Hayranlık rasyonel bir öz denetimi, eleştiriyi imkânsız hale getirebilirken, gülme, onu denetleyebilmemize, bu davranışımızı akılla eleştirip değerlendirmemize açıktır. Bütün bu özelliklerine rağmen gülme, hak etmediği halde savunmasız birini hedef aldığında çok kötü zararlar verebilecek, insafsız bir silahtır. Bir çocukla, ona gülerek alay etmek bağışlanamaz bir davranıştır.

İnsanoğlu, kendi türünden olmayan bütün düşmanları üzerinde, kendisinden önce başka hiçbir canlının yapamadığı kadar hâkimiyet kurmuştur. Ayının da kurdun da kökünü kurutmuş, şimdi de Latincedeki “homo homini lupus” (insan insanın kurdudur) deyiminin ifade ettiği gibi, gerçekten de kendi kendinin düşmanı haline gelmiştir.

“İnsan artık o saçma kibrini bir yana bırakıp kendi gerçek ‘tarihi’ ile barışmak zorundadır! Bunun yolu da, türlerin evrim (türeyim) tarihindeki kendi yerini kabul edip kavramaktan geçer. Çünkü bu tarih, en başta seleksiyon ve mutasyonun, türlerin evrimini destekleyici görevler yükleyebildiği ‘saldırganlık dürtüsü’ (içgüdüsü) olmak üzere, bütün davranış kalıplarını bulup geliştiren, değiştiren ve yönlerini yeniden tayin eden; insanlığın kültür-uygarlık döneminde ortaya çıkan davranışların kaynağını oluşturan o milyonlarca yıllık sürecin tarihidir.” derken, gerçek ahlaki bir insan toplumu olmanın vazgeçilmez şartını ortaya koyan, 1973 yılında, Tıp ve Fizyoloji dalında Nobel ödülü alan, davranış bilimin duayenlerinden (*) Konrad Lorenz’ın sâdece kendi dilinde 24 baskı yapan “İŞTE İNSAN” adlı kitabında, insan doğasının saldırganlığı üzerine Ülkemizde ilk baskısı Ocak 2008’de yapılan bu eserini 25 sayfada derleyerek sizlerle paylaşmak istedim.

Uzun derlemeyi okuma olanağı bulamayacak zamanı sınırlı Kardeşlerime, birkaç paragrafı aşağıya aktarıyorum:

*Hem mantıklı hem de mantıksız olan insan doğası, herhangi ekonomik nedenler zorlamasa da, iki ulusu birbiriyle rekabete sürükleyip savaştırabilir; çözüm programları önerileri, şaşılacak kadar birbirine benzeyen iki partiyi ve dinî birbiriyle amansız mücadelelere zorlayabilir ve bu insan doğası bir İskender'in, Napolyon'un, dünyayı kendi âsâları altında birleştirme denemesine milyonlarca kulu kurban etti. İlginçtir ki okullarda bu ve benzeri saçmalıkların mimarı olan insanları saygıyla anıp göklere çıkartmayı öğreniriz. Hegel'in dediği gibi, tarihin deneyimi, bizlere insanların ve hükümetlerin tarihten hiçbir zaman ders almadıklarını ya da sonuç çıkarmadıklarını öğretmiştir.

*Açık denizde “benzer şeyler birbirleri ile geçinemez” ilkesi, mağlup olanın galibin bölgesinden kaçması ve onun tarafından inatla kovalanmaması biçiminde kendini gösterir ve anlaşmazlıklar fazla kan dökülmeden çözüme kavuşur. Akvaryumda ise durum farklıdır: Kaçacak yer olmadığı zaman, galip gelen, mağlubu çoğu kere öldürür; ya da en azından bütün havuzu kendi bölgesi ilan eder ve “işgalcilere” devamlı saldırılarıyla öyle bir eziyet eder ki, bunlar kendisinden çok daha yavaş büyüyüp gelişirler. Eninde sonunda aralarındaki uçurum öylesine büyür ki, daha güçsüz olanlar için trajik son gelir çatar.

*Amerika'nın batısındaki bir şehirde yaşayan ve alkolik bir adamın atını bilmeden satın alan rahibin eski ve trajikomik hikayesi anlatılır. Bu düldül yeni sahibini her barın önünde durup kısa süreliğine de olsa içeriye girmek zorunda bırakmaktaymış. Zaman içinde adam cemaatte saygınlığını yitirmiş ve sonunda hakikaten alkolik olup çıkmış. Şaka mahiyetinde anlatılan bu hikâyenin, en azından atla ilgili kısmının doğru olma ihtimali az değildir!

*Bizzat çocuk sahibi olan ya da en azından üç aşağı beş yukarı klâsik bir amca, dayı sayılabilecek herkes, küçük çocukların, alışık oldukları bütün her şeye nasıl bir direnç ve sadakatle sımsıkı bağlı olduklarını, örneğin masal anlatılırken daha önce bir kez okunmuş en “önemsiz” bir satırın bile atlanması durumunda nasıl da çaresizliğe kapıldıklarını iyi bilir. Ve kendi kendini gözlemleyebilen herkes, yetişkin ve kültürel yönü gelişmiş insanlarda bir kere yerleşen alışkanlığın, itiraf etmek isteyeceğimizden çok daha büyük bir güce sâhip olduğunu kabullenmek zorunda kalacaktır.

*İnsanlığın tarih öncesinde, ani öldürücü darbelerin engellenmesini sağlayacak gelişmiş mekanizmalara ihtiyaç yoktu, çünkü nispeten eşit güçte ve öldürücü doğal silahlardan yoksun insanın hemcinsine öyle büyük öldürücü darbeler indirmesi zordu. Ruhumuzun en derinlerindeki duygusal katmanlar, bir işaret parmağını kıvırıp tetiği çekmemizle birlikte mermimizin başka bir insanın iç organlarını paramparça ettiğini “algılayamamaktadır”. Ruhen ve zihnen sağlıklı hiçbir insan, hayvanı tırnakları ve dişleriyle parçalamak zorunda olsa, tavşan avına bile kolay kolay çıkamaz. Algılarımızın, duygularımızın, eylem ve davranışlarımızın tetiklediği bütün duyum uyarılarına karşı kapalı tutulması “sayesinde” terbiyesiz bir çocuğa bile hak ettiği tokadı atamayan bir insan, bir füzenin ya da bombanın fırlatma mekanizmasını harekete geçirecek düğmeye basabilmekte ve yüzlerce sevimli, masum çocuğu alevler içinde yakarak, kavurarak öldürebilmektedir. İyi yürekli, cesur, dürüst aile babaları insanlarla kaynayan alanları bomba yağmuruna tutabilmektedir. Ürpertici, neredeyse inanılmaz bir gerçek bu.

*Sosyal grubun üyesi her insana, hani onları ömrümüzde hiç görmemiş, tanımamış da olsak, en iyi arkadaşımız gibi muamele etmemiz gerektiği anlayışı bir talep olarak karşımıza çıkar; kaldı ki aklımızın mantığımızın yardımıyla, düşmanlarımızı bile sevmekle yükümlü olduğumuzu kavrayabiliriz; oysa doğal eğilimlerimiz gereği, aklımızın kenarından bile geçmez böyle davranışlar.

*Eski bir Çin atasözü, bütün hayvanların insanın içinde gizli olduğunu, ama insanın bütünüyle hayvanın içinde yer almadığını söyler; ama bu tespit, “insanın içindeki hayvanın” kötü, aşağılık ve mümkünse kökünün kazınması gereken bir unsur olduğu anlamına kesinlikle gelmemektedir. İnsanın öteki bütün tepki ve davranışlarından çok daha fazla, açık seçik “hayvansı” özellikli, insan öncesi atalarımızdan kalıtımla devraldığımız bir davranış tarzının, hem de tamamen insana özgü ve üst düzeyde ahlaki olduklarını kabul ettirmekle kalmayıp gerçekten de öyle olan davranışların ne kadar vazgeçilmez olduğunu gösteren bir örnek var. Bu tepki ya da davranış, heyecandan kendini kaybetmek, kendinden geçmek vb. karşılıklarla verilebilecek “Begeisterung” (İng. Enthusiastic) kavramıyla ifâde edilir.

*Sporun, en güçlü saldırganlık uyarıcı etkiler altında bile korunabilen dürüstlüğü ya da centilmenliği, insanlığın önemli bir kültürel kazanımına işaret etmektedir. Ayrıca spor, bireyler üstü topluluklar arasında gerçekten de hayranlık verici bir rekabet kavgasının varlığına bu yoldan imkân verdiği için de kutsal bir faaliyettir. Spor, birikmiş, basınç yapan, daha çok bireysel, bencil ve kaba saldırganlık davranışlarının boşaltılmasına yarayan bir musluk görevi yüklenmekle kalmaz, saldırganlığın çok üst düzeyde farklılaşmış kolektif özel biçiminin boşaltılmasına da katkıda bulunur.

Sevgi ve saygılarımı iletir, sağlık ve esenlikler dilerim.

Halit YILDIRIM / ANTALYA

(*) Konrad Lorenz, 7 Kasım 1903'te Viyana'da doğdu. Aynı şehirde tıp ve biyoloji öğrenimi gördü. 1973 yılında, Karl von Frisch ve Nikolaas Tinbergen ile birlikte, Tıp ve Fizyoloji dalında Nobel ödülü aldı. 27 Şubat 1989'da öldü. Avusturya'da yayınlanan haftalık bir dergi, ölümünden önce (1988) yaptığı bir kamuoyu yoklamasında, Konrad Lorenz'in bu ülkede, ünlü fizikçi Schrödinger, ünlü düşünür Wittgenstein ve Freud ile aynı itibarı paylaştığını göstermişti. Dergiye yanıt veren kimileri, onu “yüzyılın en büyük hümanisti” olarak tanımlamışlardı.