19 MAYIS 1919 TÜRK MİLLETİ'NİN DOĞUM GÜNÜDÜR.

Yıl 1453.Sultan 2.Mehmet fethedilemez denilen İstanbul’u alarak başkent yapar. Kendisini Edirne’de
tahtan indiren vezirleri ve Türkmen Beylerini görevden alarak sürmüş, Zağanos Paşa ile birlikte
dönme devşirlerden 34 vezir atamıştır. Çandarlı Halil Paşa tutuklanarak Edirne’ye gönderilmiş;
Temmuz 1453 başında da katledilmiştir. Yeni bir döneme girilir, Türk aristokratları ve Türk halkı
devlet yönetiminden uzaklaştırılır. Bu dönemden sonra saray çevresinde “Türk olan”, “devşirme
olan” gruplaşmaları başladı. Fatih Sultan Mehmet devşirmelerin politik hareketleri üzerine
Veziriazam olarak Karamanlı Mehmet Paşa'yı görevlendirir. Ancak tek başına bu hareket Türklerin
devlet yönetiminden uzaklaştırılmasına engel olamadı.


Fatih Sultan Mehmet, Osmanlı Devleti’ni imparatorluk çizgisine taşımayı amaçlamaktaydı. Rus
tarihçi Plekhanov’un tespit ettiği gibi yer, zaman ve imkan buna müsaitti. Tabi ki bir
imparatorluk ile devlet yapısı birbirinden farklıydı. Bu sebeple yeni bir yapılaşmaya,
kurumlaşmaya gitmeye gerek vardı. Fatih Sultan Mehmet kuracağı imparatorluğun dini ve onun siyasi
yansımasının nasıl olacağını belirlemek ve devamı için belli kanunlar ile kayıt altına almak
zorundaydı.

Anadolu’dan ve Timur imparatorluğundan ilim adamlarını ülkesine davet etti. Davete icap edip
gelenlere çok itibar gösterilip, taltif edildiler.
Bilim adamlarının bir kısmı Eş'arilik, bir kısmı Maturidîlik savunucularıydı.

Eş’arilik üç amel mezhebinin ( Şafilik, Maliklik ve Hanbelilik) görüşlerine riayet ettiği bir
itikat mezhebidir. Bu mezhep mensublarının çoğunluğunu kurucusu olan İmam Ebu’l El-Hasan
Eş’ari’nin mensubu da bulunduğu Arap’lar oluşturmaktadır.Bulunduğu toplumun katı tutumu, düşünce
özgürlüğünün olmaması görüşlerinin nakli ve muhafazakar yönünün ağır basmasına neden olmuştur.

Matüriyedilik mezhebinin kurucusu ise İmam Ebu Mansur El- Matüridi ise Semarkant’lı olup aslen
Türk’tür. Amel imamı olan ve kendi gibi Türk kökenli İmam Ebu Hanefi’nin görüşü, Hanefilik ise
yine mensuplarının çoğunun aslen Türk kökenli olması ile bilinir. Maturidilik ve Hoca Nasurettin
Tusi görüşlerini savunan Türkistanlı alimler ki bunların en ileri gelenleri Ali Kuşçu’dur.

Eş’ariliğe bağlı coğrafya hızla gerilemiş ve tasavvuf ile uğraşmaktan akli ilimlere gereken önemi
veremediğinden Mısır dışında o topraklar üzerinde köklü büyük bir medeniyet bir daha
kurulamamıştır.

Maturidi görüşe sahip olan Memluk devletidir. Bunun en güzel örneği basiretsiz hükümdarların
yerine daha faziletli, ehil hükümdarların kolaylıkla geçirilmesinden anlaşılmaktadır.
Maturidi’liğe bağlı devletlerde sultanın mutlak iktidarı bulunmayıp, büyük emirler ve bürokrasi
tarafından denetlenmektedirler.

Bu iki ekolun hararetli kelam tartışmalarında bir süre sonra, Eşa’ari okuluna bağlı olan ve
tasavvufu öneren İmamı Gazali’nin görüşü ağırlık kazanmıştır. Bu süreçte medreselerde aklı
ilimlerin temeli Maturidilik’ten gelen akli ilimlerin okutulmasına son verildi.

Böylelikle Fatih dönemine kadar gelen ilmi çalışmalar ve yükseliş Fatih Sultan Mehmet zamanında
duraklamış Kanuni döneminde ise sonlanmıştır.

Osmanlı ulemasının bu tercihi ileri ki süreçte yönetimin kanatları altında ve onun kararları ile
daima uzlaşmış bir din adamları sınıfı oluşmasına neden olmuştur. Osmanlı zayıfladıkça bu din
adamları grubu devletin yönetimine aday olacak bir sınıf olarak siyasi olaylara karışmıştı.

Bir süre sonra Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferi dönüşü yanında getirdiği iki bin Arap kökenli ve
Eş’ari ekolune sahip din alimi Osmanlı yönetim ve coğrafyasındaki dini algılayışı daraltacaktır.
Sertleşen bu algı kendinden olan ve Osmanlı beyliğinin neredeyse kuruluşundan bu yana onun savaş
gücünün neredeyse tamamını teşkil eden Türmenlere karşı oldu. Bu süreç Osmanlı’yı kendisinin
içinden çıktığı Oğuzlara-Türkmenlere yabancılaştırdı, hatta düşmanlaştırdı.Devletin zayıflaması
ile beraber devşirme kesim devletin kurucusu asli unsura düşman, kindar kesildi. İmparatorluğun
sonunun gelmesinde bu dönmeler dini atmosferden ziyadesiyle istifade ederek, onu kendilerini
savunmak ve menfaatlerini korumak için kullandılar.



Fatih döneminden itibaren Osmanlı imparatorluğunun gittikçe Bizans imparatorluğu ile Muaviye
devletinin yapısına benzediğine ve özellikle kurumların o dönem Arap kültür algılayışına
yaklaştığı görülür.

Divan-ı Hümayün yazarlarından Hafız Ahmet Çelebi 1499 yılında şiirinde; " Baban da olsa Türk’ü
öldür" nakaratını kullanmakta, üstelik bu sözün Hz. Muhammet’e ait olduğunu vurgulamaktadır.
Sadece bir kıtasını yineleyelim:
Sakın Türk’ü insan sanma
Bin an bile olsa Türk’le birlikte olma
Türk eline şeker alsa o şeker zehir olur.
Türk’ü öldür.

Yine bir Osmanlı sairi olan Nef’i ise "Tanrı, Türk’e İrfan çeşmesini yasaklamıştır"demiştir.

Osmanlı tarihçisi Naima Tarihinde Türkler için " nadan" yani kaba Türk , idraksiz Türk, hilekar
Türk ifadesini kullanmaktadır.

Yavuz Sultan Selim’in Halifeliği devraldığı 1517 itibaren Osmanlı hayatı boyunca Arapların üstün
ve gözde durumları devam etmiştir. Devletin resmi dilinin bile Arapça’ya çevrilmesi düşünülmüş,
mukavemet görülünce vazgeçilmiştir...

1912 yılında Sebüreşat Dergisinde çıkan bir yazıda " Türk" kelimesinin kullanılması, dinsizlik,
kafirlik sayılıyordu.

Ziya Gökalp "Türkçülüğün Esasları" adlı eserinde şu bilgileri veriyor:
Bu milletin yakın zamana kadar kendisine mahsus bir adı bile yoktu. Tanzimatçılar ona " Sen yalnız
Osmanlısın. Sakın başka milletlere bakarak sen de milli bir ad isteme. Milli bis ad istediğin
dakika Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasına sebep olursun" demişlerdi. Zavallı Türk vatanımı
kaybederim korkusu ile, vallahi Türk değilim. Osmanlılık’tan başka hiçbir içtimai zümreye mensup
değilim demeye mecbur edilmişti.

Ahmet Vefik Paşa ( 1825 - 1891 ) Bursa valisi iken ( 1880 ) ilçelerine teftişe çıkar.Paşa uğradığı
bir ilçede, sohbet ederken etnik kökenleri soruyor, aldığı cevaplar konuştuklarının Çerkez,
Arnavut, Boşnak, Gürcü vb. olduğunu gösteriyor. Sorduğu soruya utanarak cevap vermek istemeyen bir
ihtiyara , üsteleyerek, hangi milletten olduğunu ısrarla söyletmek isteyince, o bir kabahata ifşa
edermiş gibi ürkek, titrek bir sesle " Ben Türk’üm efendim" diyor. Bunun üzerine Paşa, " Niçin
sıkılıyorsun? Türk olmak kabahat mi? Bak ben de Türk’üm diyor. O titrek ihtiyar birden canlanarak,
" Sahi sen de Türk müsün? Demek Türk’ten Paşa da oluyormuş, padişah da Türk, Padişah" diye
haykırıyormuş. Sonra, İmparatorluğun iki dertli ihtiyarı sakallarını ıslatan yaşlar birbirine
karışarak, sarılıp, Türk’ün hazin kaderi için ağlaşıyorlar...

19. Yüzyılın başlarından 20. Yüzyılın başlarına, Balkanlar’dan Kafkaslar’a kadar 5 milyon 60 bin
Türk öldürülmüştür. 5 milyon 381 bini de sürgün edilmiş, yerinden, yurdundan olmuştur.

İstanbul işgal altında...

Ermeni Rus’la birleşmiş Doğu Anadolu’yu ele geçirmiş...

Rum , Yunan’la, Yunan İngiliz’le birleşmiş Batı Anadolu’yu ele geçirmiş...

Fransızlar Antep’te,İtalyanlar Antalya’da …

Vatanın her köşesinde yangınlar,her köşesinde feryatlar,her yan işgal…

Anadolu’nun okuma yazma bilmez, yorgun, yoksul, horlanmış,dışlanmış,yıllar süren savaşlarda
tüketilmiş halkı…

Nasıl kurtulmuşuz?

“Ne vakit başladığı bilinmeyen zamanlardan beri bağımsızlığın şerefi ile yaşayan milletimiz,en
feci bir çökmeyle nihayet buluyor gibi görünmüşken,esaret kaydına karşı evladını ayaklanmaya davet
eden ecdat sesi, kalplerimiz içinde yükseldi ve bizi son kurtuluş mücadelemize davet etti.”
diyerek mücadeleyi başlatan,18 kişi olarak çıktıkları Samsun’dan güneş gibi doğan eşsiz lider
Başbuğ Kamal ATATÜRK ve silah arkadaşlarının zaferi Türk Milleti’ni yaşatmıştır.Ruhlarınız şad
olsun.

EY BÜYÜK ATATÜRK!
AÇTIĞIN YOLDA GÖSTERDİĞİN HEDEFE HİÇ DURMADAN YÜRÜYECEĞİMİZE AND İÇERİZ.
PAROLAMIZ YA İSTİKLAL! YA ÖLÜM!

NURAY TÜRK GÜNAY