reklam
reklam
Akademik Personel | 10 Aralık 2016, Cumartesi

YÖK Bu Faciaya Ne Zaman Dur Diyecek?

23 Ocak 2015
YÖK Bu Faciaya Ne Zaman Dur Diyecek?
       

Diyalog  |  Abbas Güçlü
aguclu@abbasguclu.com.tr

Hemen her konuyu sadece şekil olarak tartışıyoruz. İçeriğine hiç girmiyoruz.
Siyasetten ekonomiye, sağlıktan eğitime değişen hiçbir şey yok!..
Örneğin eğitimi ele alalım, hep sınavlardan bahsediyoruz ama içeriğini hiç konuşmuyoruz. Oysa asıl tartışılması gereken o.
Tavşanla kaplumbağanın yarıştırılması ne kadar adilse, giriş sınavları da o kadar adil! Ama bu kimin umurunda!..
Bugün, sınavları değil, üniversitelerdeki eğitim kalitesini tartışmaya devam edeceğiz.
Biz, iletişim fakülteleri dibe vurdu diyorduk ama diğerleri de sanki onlardan hiç farklı değil.
İşte size çok çarpıcı iki örnek:

İletişim fakülteleri!

“Yazılarınızı her gün beğenerek okuyorum. Yazınızda iletişim fakültesi öğrencilerinden bahsetmiştiniz. Siz bir de madalyonun öbür yüzünü görseniz…
Şu an ülkemizde 60’ın üzerinde iletişim fakültesi var. Bunların birçoğu öğretim üyesi yetersizliğinden aktif değil. Aktif olanların büyük bölümü ise rektörlerin politikalarına kurban gidiyor.
Binası olmayan fakültelerde öğrenci yetiştiriliyor(!).
İletişim fakülteleri iletişim kökenli olmayan idareciler ve hocalarla dolu. Ve bunlar derslere girerek öğrenci yetiştiriyorlar(!).
Ne yazık ki birçok iletişim fakültesinde dekan koltuğunda başka alanlardan (iletişim kökenli olmayan) kişiler oturuyor.
Öncelikle YÖK’ün konuya el atarak, bu komediye bir son vermesi gerekiyor.
Size birkaç örnek vereyim. Geçmişte Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde veteriner dekan görev yapmıştı.
Bugün de değişen fazla bir şey yok…
Sakarya Üniversitesi İletişim Fakültesi’ne Eğitim Fakültesi’nde bilgisayar teknolojileri (BÖTE) bölümü kapatılınca, rektörle iyi ilişkileri olan bir kişi dekan olarak atandı. Ardından dekan yardımcılığına yine eğitim fakültesinden bir hoca getirildi…
Örnekleri artırmak mümkün.
Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’ne 8 aydır dekan atanmadı.
Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde, yıllardır ilahiyatçı bir dekan (vekil olarak) görev yapıyor.
Gümüşhane Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı edebiyatçı, İnönü ve Gaziantep üniversiteleri iletişim fakültesi dekanları iktisatçı.
Cumhuriyet Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı sosyolog, Çukurova Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı ise dilbilimci…
İletişim fakültelerinin çoğunda iletişim kökenli öğretim üyesi bulmak neredeyse imkansız…
İşte manzara bu…
Bu durumda suçlu sadece öğrenciler mi acaba?..”
Ve bir ekleme de biz yapalım, Türkiye’nin en eski ve en büyük iletişim fakültesi de perde gerisinden gölge dekanla yönetiliyor!..

Hukuk fakülteleri!

Eskiler de bir alem. Kendileri gibi öğrenci ya da doktor, mühendis, yargıç ya da avukat istiyorlar.
İşte size en büyük barolarımızdan birinde yaşanan enteresan bir tablo:
“Aynı hayal kırıklığını bizler de yaşıyoruz.
Geçtiğimiz cuma günü barodaydım.
Genç idarecilerle sohbet ederken bir ara benim avukat olarak kırk beş yıldan bu yana baromuzun kayıtlı üyesi olmam konu edildi.
Karşımda oturan tertemiz yüzlü genç bir avukat hanım, yeni meslektaşlara neler önerebileceğimi sordu.
Ben de sizin gibi Platonculuk yaparak meslektaşımın donanımını görmek için bazı sorular sordum. Dehşete düştüm.
Ne yazık ki o zarif genç kız, tam anlamıyla “dünyadan bihaber” yapıda idi.
Önce Sokrates-Platon-Aristoteles üçlüsünden ne öğrendiğini sordum.
Hayretle gördüm ki tanımıyor.
Peki, Magna-Carta için ne düşünüyorsun dediğimde telaffuzu çıkaramadı.
Bu defa bir seçki sunarak hangilerini anımsadığını öğrenmek istedim.
Descartes’ı, Rousseau’yu, Montesquieu’yü, Voltaire’i, Dreyfus davasını, Utrecht kapışmasını, Leibniz’i sordum.
Maalesef bir iki müellifin adını şöyle böyle hatırlamaktan ileriye gidemedik.
Bu defa da Simavna Kadısı Oğlu Bedrettin’i, Sabahattin Ali’yi, Nef’i’yi sordum.
Nef’i ismi biraz hareket getirdi ama  Tahir ve Yahya Efendiler için inşa ettiği hicivleri bilmediği anlaşıldı.
Sabahattin Ali’den “Başın öne eğilmesin” derken “A ben bunu biliyorum, Kibariye çok güzel seslendiriyor” dedi.
Sayın Güçlü, elbette bu hanım avukata kızamam.
12 Eylül sonrası politika ve felsefe yasaklanınca, geleceğimiz seviye elbette bu olacak…”
Özetin özeti: Ne dibe vurmadı ki siz hâlâ öğrencilere yükleniyorsunuz demeyin ne olur. Onlar bizim geleceğimiz, tuz da kokarsa geriye ne kalır ki!..

Kaynak: Milliyet

       

Yorumlar

  1. seren sezen diyor ki:

    Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları bölümünden daha fazla atama istiyoruz, yıllarca okuyoruz yıllarca bekliyoruz birileri görsün bu adaletsizliği….

    1. Liselere seçmeli ders olarak Türk lehçeleri konulacak olursa atamalar da artabilir.

  2. Cihangir Demir diyor ki:

    Çeşitlilik elbette güzeldir ama öyp için ilana çıkılan bir kadroya hiç bilgisi olmayan ya da en basit özellikleri bile taşımayan birini almak ya da bu şekildeki birinin başvurusuna izin vermek pek doğru olmaz diye düşünüyorum. İletişim için durum nedir bilmiyorum ama kendi alanımdan örnek vereyim. Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları (ÇTLE) alanı için son öyp alımına kadar Türk dili ve Edebiyatı (TDE) alanından mezun olanların başvuruları kabul ediliyordu. Buna karşın ÇTLE alanından TDE alanına başvuru hakkı verilmiyordu. Bu iki alan birbirine paralel ancak birbirinden ayrılan birçok noktası var. Örneğin TDE mezunu biri Özbekçe, Kazakça, Tatarca bilmez hatta alfabeleri hakkında bile en ufak bilgi sahibi olduklarını düşünmüyorum. Bu yüzden hak edenin hakkını alması için alan ayrımı gerekli bence.

  3. Önemi var mı ? diyor ki:

    Oraya Fırat Üniversitesi İletişim Fakültesini de ekleyebilirsiniz. Ne yazık ki fakültemiz ve fakültedeki bölümler üniversite yönetimi tarafından küçümseniyor.Bununla birlikte gereken değer verilmiyor ve yatırım da yapılmıyor.Bunlar yetmezmiş gibi 2 senedir fakültede vekil dekan olarak tarih bölümünden bir profesör görev yapıyor. Artık karşımıza çıkan saçmalıkları siz düşünün 😉 Fakülte bünyesinde işi bilen iş yapabilecek öğrenci varken reklama öğrenciye ayıracağı parayı peynirli ekmek festivaline ayıran bir yönetim var. Yazacak çok şey var ama herkes halinden memnun gibi görünüyor. Umarım birisi bu gidişata dur der.

  4. sevim diyor ki:

    Selkcuk universitesi halkla iliskiler ve tanitim bolumu son sinif ogrencisiyim.sadece verilen egitimden degil mezun olduktan sonra karsimiza cikacak is imkanlari pardon imkansizliklarindan da sikayetciyiz. Mademki istihtam alani acamiyosun bir sektorde o halde o sektörle ilgili bolumde fakultede acma insanlarin vaktinide,parasinida,emeginide bos yere tüketme ! Ilgili mercilere duyrulur.

  5. İletişimci diyor ki:

    Süleyman Demirel Üniversitesi’ni ekleyelim o listeye. Bölüm geçen sene açıldı bünyesinde sadece Halkla İlişkiler var. Hocalar ise İktisadi İdari Bilimlerden Fakültesinden.

  6. Ferruh diyor ki:

    OMÜ İletişim Fakültesi dekanını yazmayı unutmuşsunuz. Şu an İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu bir dekan var Omü İletişim’in başında da…

  7. tanerk diyor ki:

    Özür Dilerim ama iletişim kökenli birisi olarak bu yazıya çok katılamadım… Birden fazla iletişim fakültesi ile iç içeyim ve ne yazık ki iletişim fakültesi kökenli iletişimcilerin pek çoğu akademi için kalifiye değil. Fakülte eğitimi boyunca yatıp sonra hadi iş bulamadık diye öyp’ ye diyen kişiler (asistanlardan bahsedersek)…
    Hep diyorum özellikle sosyal bilimleri birbirinden koparamazsın, aynı çatı altında pek çok farklı alandan gelmiş sosyal bilimciye ihtiyaç var, çeşitlilik olması şart…
    Elbette ki ekstrem örnekler var torpil vs. Ancak bugün baktığında bizim üniversitenin iletişim bölüm başkanı eğitim kökenli, cv’sine baktığında iki bölümü birleştirerek pek çok yayın yapmış. Türkiye genelinde iletişim kökenli iletişimcilerle kıyasladığında alana çok daha fazla katkı sağlamış. Bunun gibi en az on örneğim daha var.
    Bu yazıya konu olan okuyucu mektubu muhtemelen, öyp kadrosunu alan dışından birisine kaptırmış, ya da kaptırma korkusu güden, birisinin öyp şartlarında değişiklik yaratma çabasının bir ürünü… İyi niyetle başlayan öyp böyle giderse üniversiteleri iyice köreltecek. İlla ki, şu bölümde, okuyacaksın, illa ki şu bölümde master doktora yapacaksın şeklinde gerçekleştirilen dışarıdan müdahale zamanla çeşitliliği yok edecektir. Sonuç ortada, zaman zaman hepimizin başına gelen şey artarak öğrencilerin başına gelmeye devam edecek. 5 farklı ders alıp, hepsinde aynı şeyi farklı ağızlardan aynı şekilde duyup, hiç bir şey öğrenmeden mezun olacaklar…

    1. Oktay diyor ki:

      Sayın Tanerk. “Bu yazıya konu olan okuyucu mektubu muhtemelen, öyp kadrosunu alan dışından birisine kaptırmış, ya da kaptırma korkusu güden, birisinin öyp şartlarında değişiklik yaratma çabasının bir ürünü…” cümlenizi ya ihtimal yahut bilginiz olan bir durum üzerine yazmış görünüyorsunuz, bilemiyorum. Ancak ilan edilen bir ÖYP kadrosundaki şartı sağlamasına rağmen ataması yapılmayan bir örneği yaşayarak gördüm. Yüksek lisansa dair ilanda verilen şartı sağlamadığına hükmetmeleri bir yana, ilanda lisansa dair bir ibare bulunmamasına rağmen “senin lisansın da bu alana girmiyor” diyecek kadar da ileri gidebildiler. Maalesef ki, burada verdiğim örnek de okuyucunun mektubunda verdiği örnek fakültelerden birinde gerçekleşti. Yani iletişimci olmayan dekan ve yine iletişimci olmayan bir fakülye yönetim kurulu adayın ilan şartını taşımadığına hükmederek atamasını gerçekleştirmedi. Ben üniversitede bir öğretim üyesi olarak bunu anlayamıyorum. Üstelik bu atamama durumu hakkında kadrosu tamamen iletişim alanından hocalarla dolu ve köklü bir üniversitenin idarecileri ve hocaları da “nasıl böyle bir şey yaparlar?” diye tepki verdiler. Elbetteki bütün iletişim fakülteleri bu şekilde değil. Ancak kötü örnekler iyi örnekleri gölgeliyor. Bu kötü örnekler çoğaldıkça insanların çalışma yapma isteği de maalesef köreliyor. Siz iyi 10 örnek verebileceğinizi söylüyorsunuz, ama yazıyı yazan kötü 6 örnek vermiş. Sayılar önemli değil ama 1 kötü örnek bile bir çuval inciri berbat edebilir. Bir fakülte kurulurken alan dışından hocaların yönetici atanmasına bir noktada hak verebiliriz. Ama esas problem, bu yöneticiler zamanla fakülte kadrolarını alanın asıl sahiplerine terk etmediklerinde ortaya çıkıyor. Siz daha ÖYP aşamasında alan içerisinden gelen bilim insanı adaylarına bu şekilde davranırsanız, her şeye yazık etmiş olursunuz.

      Ayrıca yazınızın sonunda dediğiniz “İyi niyetle başlayan öyp böyle giderse üniversiteleri iyice köreltecek. İlla ki, şu bölümde, okuyacaksın, illa ki şu bölümde master doktora yapacaksın şeklinde gerçekleştirilen dışarıdan müdahale zamanla çeşitliliği yok edecektir. Sonuç ortada, zaman zaman hepimizin başına gelen şey artarak öğrencilerin başına gelmeye devam edecek. 5 farklı ders alıp, hepsinde aynı şeyi farklı ağızlardan aynı şekilde duyup, hiç bir şey öğrenmeden mezun olacaklar…” sonuna kadar katılıyorum..

      1. tanerk diyor ki:

        Oktay hocam, öncelikle cevabınız, eleştirdiğiniz, katıldığınız noktalar için teşekkür ederim. Öyp atama usulsüzlükleriyle ilgili ÖGEDER çok çalışıyor. Arkadaşınızın hakkı olan kadro mahkeme yoluyla kesinlikle iade edilecektir diye düşünüyorum; sonuçta hatayı o yapmamış, mutlaka hakkını aramalı… Buradaki esas mesele, belki yukarıda değinmemem benim hatamdı, mezun olunan alan değil zihniyet meselesi….
        Ayrıca evet, ilk başta belirtmiş olduğunuz cümlemi bildiğim olaylar üzerine yazdım. Eğer kaldırılmadıysa o yorumlar bakabilirsiniz, forumdaki iletişimcilere dair sayfalarda hem çeşitli kampanyalar yürütülüyor, hem de lisans olarak alan dışından gelen ancak iletişim alanında uzmanlaşmak isteyen arkadaşlarımıza hakarete varan cümleler sarf ediliyor. Bundan çok rahatsız olduğum için ve “iletişim kökenli olmayan” ibaresi bana yukarıda bahsettiğim durumu hatırlattığı için kurdum o cümleyi. Pek çok başarılı arkadaşımız, eğitim ve sınav sistemindeki çarpıklıktan ötürü istemediği bölümlerde okumak zorunda kalıyorlar; yüksek lisans ve doktora onlar için bir geri dönüş fırsatı oluyor. Önleri sen bizden değilsin diye kapatılmamalı; yazdıkları tezlere, yaptıkları araştırmalara bakılmalı.
        Son olarak “Ama esas problem, bu yöneticiler zamanla fakülte kadrolarını alanın asıl sahiplerine terk etmediklerinde ortaya çıkıyor” cümlemize sonuna kadar katılıyorum. Ne yazık ki her yerde olduğu gibi akademideki bazı hocalarımız da koltuk sevdasına kapılabiliyorlar. Saygılar..

Yorum Yaz