reklam
reklam
Akademik Personel | 09 Aralık 2016, Cuma

Yetenekli Bir Akademisyenin Günlüğü

12 Mart 2014
Yetenekli Bir Akademisyenin Günlüğü
       

Bu Öykü, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Prof.Dr.Hakan Ömeroğlu’nun kaleme almış olduğu hayal ürünü olan, hiçbir kurum ve kişiyle ilgisi olmayan bir kariyer hikayesidir.

 

1. Gün: Fakülteden artık mezun oldum. Babam, amcam, dayım, eniştem hepsi çok iyi ve değerli insanlar olduğu için herhalde artık önüm açık. Bugün sevgili dayıcığımın da değerli katkılarıyla asistanlık sınavını kazandım. Gerçi yeni kurulan bir üniversitenin yeni kurulan bir bölümü ama olsun. Ölmez sağ kalırsam, uzman, doçent ve profesör basamaklarını kolaylıkla geçeceğimi umuyorum.

5. Yıl: Bugün uzman oldum. Tezimi sınava üç ay kala belirleyebildik. Neyse ki bu üç ayda yoğun bir tempoyla tezin işlerini bitirdim ve yazdım. Sağ olsun, yakın arkadaşım tezimin önemli bir bölümünü yazdı. Çocuğun geleceği bence çok parlak, hem üç yabancı dil biliyor hem araştırma işlerinden çok iyi anlıyor hem de bilgisi mükemmel. Tek kusuru, çevresinde değerli tanıdıkları yok. Neyse bunları geçelim. Hem pratik hem de teorik sınavda pek iyi değildim, ama nasıl olsa bu sınavda herkesi geçiriyorlar. Hem suç bende değil ki. Bölümün kadrolu üç profesörü var, ama hepsi de büyük illerde geçici görevli, iki üç ayda birkaç gün buraya ancak gelebiliyorlar. Bir tane genç uzman var, o da her şeye yetişemiyor ki. Neyse bundan sonra sevgili babacığım sayesinde büyük bir ilde ve büyük bir kurumda çalışacağım. Orada bilgi ve becerimi geliştiririm.

10. Yıl: Bugün doçent oldum. Zaten bu yola girdikten sonra doçent olamamak çok zor. Bu işin en zor yanı yayın işi galiba. Bilimsel araştırma ve yayın yapma konusunda yeteneğim oldukça kısıtlı gibi. Çevremde yetenekli arkadaşlarım vardı, sağ olsunlar bilimsel çalışmalar yaptılar, pek katkım olmasa da benim adımı yayınlara yazdılar. Bir de makaleleri yayınlamak için bazı dergiler bir sürü para istediler, arkadaşlarım hesabı hep bana ödettiler, neredeyse maaşımın hepsini bunlara harcadım. Neyse doçentlik dönemimde şu yazı-çizi işine biraz eğilirim ve açığımı kapatırım. Ama bir jüri üyesi “Adayın yayınları niteliksel açıdan yetersiz, hiç atıf almamış, birkaç yayınında etik sorun olabilir.” diye tutturmuş, neyse ki diğer jüri üyeleri ona uymadılar. Hem bana ne kızıyorsun kardeşim, bu makaleleri ben yazmadım ki, yalnızca benim adımı eklediler, bu makaleleri yazan arkadaşlara kız… Büyüklerimin ve özellikle de sevgili amcacığımın hakkını yemeyeyim, sınavdan önce jüri üyelerine “Bu çocuk pırlanta gibi.” diye son derece önemli referans verdiler. Sınavda pek bir şey bilemedim, ama onu da heyecanıma bağladılar. Sanırım teorik bilgimi doçentlik dönemimde biraz geliştirmem gerekiyor. Bir süre sonra profesörlük var. Neyse o zamana dek kendi yerimde durayım, çünkü burası çok iyi, üniversiteyi şimdilik ne yapayım, sonra profesörlük için düşünürüm.

15. Yıl: Bugün profesör oldum. Enişteciğim sağ olsun, uzaklarda bir üniversitede profesör kadrosu açılmasına ön ayak oldu ve kadro ilanında tesadüfen beni tanımlayan özellikler de vardı. Son altı ayda sağ olsun çevremdeki gençler üç beş yayına birden benim adımı da yazıverdiler, böylece sevgili dostlarım olan jüri üyelerinin olumlu raporlarıyla da profesör oldum. Ama büyük şehirden ayrılmamam lazım, çünkü ailem, oturmuş iş düzenim burada. Geçici görevlendirmeyle yıllardır çalıştığım gözümün nuru kurumuma yeniden geldim, ama uzaklardaki üniversitede profesör kadrosundayım. Asistanlık dönemimde hocaları geçici görevlerde bulunan bir bölümde çalışmıştım, demek 15 yılda pek bir şey değişmemiş, istikrar korunmuş. Şu bilimsel araştırma konusuna biraz eğilmem lazım, profesörüm diye gençler bu konuda beni biraz sıkıştırıyorlar.

20. Yıl: Beş yıllık profesör olmama ve bugüne dek bir gün üniversitede fiilen çalışmışlığım olmamasına rağmen, sevgili bacanağımın da katkılarıyla bendeki büyük akademik geleceği görüp beni önemli bir göreve atadıklarını öğrendim. Teşekkür konuşmamda, akademik yükseltme ve atamalarda hatır gönül işlerinin değil akademik geçmişin ön planda olması gerektiğini, üniversitelerdeki öğretim üyesi kadrolarının eğitim-öğretim ve araştırma işlerini hakkıyla yapanlarca doldurulması gerektiğini söyledim. Büyük alkış aldım, hatta o kadar duygulandım ki, gözlerimden birkaç damla yaş bile süzülüverdi. Artık bugünden itibaren üniversitede fiilen çalışmaya başladım ve öğrencilere ilk dersimi anlattım. Üniversite hocalığı zor işmiş, ilk derste öğrenciler beni sorularıyla epey terlettiler. Daha çok okumam ve çalışmam lazım… Ama yayın sayım müthiş, gençler benim adımı her yayına yazıyorlar, ama ne yazık ki adımın yazılı olduğu çalışmaların çoğunu dergide yayımlandıktan sonra okuyabiliyorum.

25. Yıl:  Yükselişim sürüyor. Atama ve yükseltmeler için çok fazla “adaya destek isteği” geliyor. Desteksizler için işimiz kolay, “Ne yazık ki yeni bir elemana ihtiyacımız yok.” diyorum, olay bitiyor. Destekli adaylar için de aslında iş kolay, ama bunlara kadro bulmak çok seyrek de olsa zor olabiliyor, kadro bulamazsak eşe, dosta, büyüklere meramımı anlatamıyorum, hemen küsüyorlar. Bazen çok donanımlı, ama “hiç desteksiz” ya da “desteği yetersiz” adaylar geliyor, onlara da üzülmüyor değilim, ama elimden bir şey gelmez ki…

30. Yıl: Bugün asistanlığı birlikte yaptığım, bana tezimde çok yardımı olan ve “geleceğini parlak gördüğüm” arkadaşıma rastladım. Çok yetenekli bir çocuktu, ihtisas sonrası zar zor kendini uzaklarda bir üniversiteye atmıştı. Ülke içinde ve dışında pek çok başarılı bilimsel projeye imza attığını, çok sayıda bilimsel ödül aldığını, ülke dışında çok tanınır olduğunu ve oralardan çok sayıda teklif aldığını ancak geri çevirdiğini, değerli öğrenciler yetiştirdiğini duymuştum. Biraz karamsardı, kendini eğitim-öğretim ve araştırmaya fazlasıyla adadığı için geçim sıkıntısı çektiğini, kimsenin kendisinin fikirlerinden yararlanmadığını söylüyordu. “Güzel kardeşim sen çok değerli bir bilim insanısın, bizim bölüme gel.” diyecek oldum, ama bir baktım ki “Bizim bölümde yeni hocaya ihtiyacımız yok.”… Hem daha birkaç ay önce yeğenimi hoca olarak almıştık. Yeğenim diye söylemiyorum, ama “pırlanta gibi bir çocuk.” Bir de bölüme almak için söz verdiğim bir büyüğümün yakını var. Gerçi kendisini tanımıyorum, ama eminim ki o da “pırlanta gibi bir çocuktur”…

40. Yıl: Bugün emekli oldum. Şu yaş sınırı olmasa bir 10 yıl daha koltuğumda oturur ve hizmetlerimi sürdürürdüm. Huzur içindeyim, çünkü arkamda bana benzeyen, akademik olarak o kadar parlak bir genç nesil bıraktım ki.  Yerimi nasıl dolduracaklar bilmem, ama benim gibilere o kadar çok ihtiyaç var ki.

Kaynak: Medimagazin

       

Yorumlar

  1. Şukela Mukela diyor ki:

    Bu camiada olanlar için hayal ürünü olmadığı aşikar bir izlenim olmuş. Yazık…

  2. Mustafa Everdi diyor ki:

    Ne hayali? Hakikate burnum değdi;hâlâ sızlıyor!

  3. mademoiselle diyor ki:

    Türkiye’de bilim yapmanın YOL ve YÖNTEMLERİNİ ne kadar güzel özetlemişsiniz elinize sağlık sayıları azımsanmayacak kadar çok maalesef…

  4. Ramazan Yelken diyor ki:

    Meslek hayatımda maalesef böyle örneklere rastladım. Sistemin bu örnekleri tasfiye etmesini sağlayacak tedbirler alınmalı. Fakat şunu söylemek gerekirki bu tipler ne yaparsa yapsın gerek meslektaşları gerekse öğrencileri arasında haysiyetli bir konumda olamıyorlar. Herkes olmasada en azından meslektaşları ve öğrencileri onları tanıdığı ve mesleğindeki zavallı durumu bilindiği için aslında hep hayatı yalan dolan içinde yaşamak zorunda. Aslında hak etmediği bir pozisyondaki ısrarını sürdürmek çok büyük ödünler vermesini bütün çabalarını bu yönde göstermesini gerektiriyor ve sürekli yardım isteyen pozisyonunda olduğu için bu durum ona kendisinin verdiği en büyük ceza haline geliyor. Ben böyle düşünüyorum. Bu durumda yaşamak hiç te kolay değil bana göre. Ona göre bir kişilik geliştirmek zorundasınız. Bu ceza ile yaşamak en büyük cezadır. Bir makama atanmasada – ki mesleğine aşık gerçek öğretim üyeleri zorunlu ve yararlı olduğunu görmediği sürece makam istemez ve idari görevlerden hep kaçarlar – yaptığı ve atıf alan takdir gören yayınları, yetiştirdiği öğrencileri ile amfide ve insan içine yüz akı ile çıkabildiği bilimsel toplantılarda zaten mutlu ve alnı aktır. Ya diğeri düşünsenize etrafındaki bir kaç yağcı ve gerçeği bilmeyen bir kaç kişinin dışında hiç bir yerde mutlu ve huzurlu olamaz. Bu ceza bence ona fazlasıyla yeterlidir. Elbette sistemin açıkları üzerinde daha fazla çalışmamız lazım. En çokta koruma duvarlarını kaldırıp rekabetçi bir sistem oluşturmak gerekir diye düşünüyorum. Sayın hocam önemli bir noktaya parmak basmışsınız ve birazda kızgın bir ironiyle yazdığınız belli. Fakat bence üzülmeyiniz inanın bu tipler ağzıyla kuş tutsa onurlu bir yeri ve asla onurlu bir mirası olmuyor. Bizim kontrol ettiğimiz sistemin içinden bizim hata ve zaaflarımızdan yararlanarak kaçmayı becerse de vicdanlardaki onur listesinde hiç bir zaman yer alamıyor. Şöyle bir araştırdım şu an bulunduğum ABD de bile tek tükte olsa böyle hikayelere rastlanabiliyor. Fakat sistem burada çalışıyor ve bunun kalıcılık oluşturmasını ve kurumsallaşmasını engelliyor. Hoşçakalın.

  5. colt18 diyor ki:

    Hocam özelden kim olduğunu da yazın tam olsun. Ben de ESOGÜ mezunuyum.

    1. aktan diyor ki:

      Değerli ziyaretçimiz,

      Yukarıda anlatılan gerçek bir olayı yansıtmamaktadır ki, zaten öyle bir durum olsaydı bile isim verilmesi uygun bir davranış olmazdı.

      Saygılar

Yorum Yaz