reklam
reklam
Akademik Personel | 08 Aralık 2016, Perşembe

Türkiye’de Profesörlük Üzerine Bazı Sorular ve Güncel Yanıtları

12 Mart 2014
Türkiye’de Profesörlük Üzerine Bazı Sorular ve Güncel Yanıtları
       

Eskişehir Osman Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Prof.Dr.Hakan ÖMEROĞLU’dan Profesörlükle İlgili Akla Takılan Soruların Cevapları

 

Soru: Bir bilim insanı daha önce hiç üniversitede öğretim üyeliği yapmadan “profesör” olabilir mi?

Yanıt: Evet olabilir. 2547 sayılı Yasa’ya göre doçentlik unvanı sınavla, profesörlük unvanıysa atamayla kazanıldığı için daha önce üniversitede hiç çalışılmadan profesör olunmasında yasal olarak bir sorun yoktur. Burada daha önce üniversitede hiç öğretim üyeliği yapmadan profesör unvanını alıp sonrasında üniversiteye yıllarca aktif olarak başarıyla hizmet verenleri takdirle karşılamak gereklidir. Buna karşın profesör kadrosuna atanır atanmaz 2547 sayılı Yükseköğretim Yasası’nın 38. maddesi kapsamında görevlendirme yoluyla özellikle daha önce çalıştıkları hastanelerindeki görevlerini sürdürmeyi yeğleyen ancak kamudaki profesör kadrosunun tüm özlük haklarından yararlanıp üniversiteye aktif hizmet vermeyenlere, profesör olduktan çok kısa bir süre sonra bu görevlerinden ayrılanlara ve üniversitede profesör kadrosunda çalışıyor görünüp üniversiteye akademik olarak katkı sağlamayanlara kamu vicdanı ve akademik kadroların verimli kullanımı yönlerinden ayrı birer parantez açmak gereklidir.

 

Soru: Profesör olduktan sonra profesör unvanı üniversite dışındaki çalışmalarda üniversitede hiç çalışmadan kullanılabilir mi?

Yanıt: Yasal olarak kullanılamaz, ancak günlük yaşamda kullanabilmektedir. 2547 sayılı Yasa’nın 29. maddesine göre profesörlük, doçentlik ya da yardımcı doçentlik unvanlarını kazananların her unvan dönemi için yükseköğretim kurumlarında fiilen iki yıl görev yapmadıkları takdirde, yükseköğretim kurumları dışındaki çalışmalarında bu unvanlarını kullanmamaları gerekmektedir. Ancak doçent ve profesör olduktan sonra üniversitede fiilen hiç çalışmayanların doçent ve profesör unvanlarını üniversite dışındaki çalışmalarında kullandıkları ortadadır.

 

Soru: Üniversitede yıllardır aktif öğretim üyeliği yapan, doçentlikte yasal bekleme süresini çoktan dolduran, hakkında verilmiş bir yasal hüküm olmayan ve bilimsel çalışmalarıyla profesörlüğe atanmayı hak eden bir üniversite doçenti profesör olamayabilir mi?

Yanıt: Aslında olması gerekir ancak seyrek de olsa olamayabilir. Burada ilgili doçentin en az geçmişteki akademik etkinlikleri kadar ilgili üniversite, fakülte, bölüm ya da ana bilim dalı yönetimleriyle olan ilişkilerini de gözden geçirmesi, sonrasında eğer ilgili üniversitede boş profesör kadrosu yoksa bunun nedenlerini sorgulaması yararlı olabilir.

 

Soru: Bir profesör daha önce üniversitede hiç öğretim üyeliği yapmadan, bir üniversitede ön lisans, lisans, yüksek lisans ya da doktora düzeyinde bir ders bile anlatmadan herhangi bir üniversitenin akademik olarak en üst yöneticisi yani rektör olabilir mi?

Yanıt: Evet, yasal olarak olabilir. Herhangi bir üniversitede boş bulunan bir profesör kadrosuna atanıp, üniversite öğretim üyeliğine adım attıktan hemen sonra herhangi bir yeni kurulan üniversiteye kurucu rektör olarak atanabilir.

 

Soru: Bir profesör emekli olana dek eğitim-öğretim, araştırma ve toplumu aydınlatma ve bilinçlendirme görevlerini beklenen düzeyin altında yerine getirirse ne olur?

Yanıt: Pratikte bir şey olmamaktadır. Aslında 2547 sayılı Yasa’nın 42. maddesine göre öğretim elemanlarının eğitim-öğretim, bilimsel araştırma, yayın, seminer, klinik ve uygulama etkinliklerinin denetlenmesi gerekiyorsa da bunun ne ölçüde etkin bir şekilde yapılıp denetlendiği konusu tartışmaya açıktır.

 

Soru: Bir profesör daha kendisi güncellenmiş doçentlik sınavı bilimsel başvuru koşullarını yerine getiremiyorsa yine de doçentlik sınavlarında jüri üyesi olabilir mi?

Yanıt: Evet, yasal olarak olabilir çünkü jüri üyesi olabilmek için profesör olmak yeterlidir. Ancak özellikle doçent adayının “jüri üyesi bugün olsa doçentlik sınavına başvuramıyor, benim bilimsel dosyam jüri üyesinin bilimsel dosyasından çok daha iyi”, ön yargısını taşıyabileceği göz önünde bulundurulmalıdır.

2547 sayılı Yasa’nın 29. ve 42. maddelerinin etkin olarak işletilmesi ve bunlara yönelik uygulanabilir yaptırımlar getirilmesi, ayrıca 2547 sayılı Yasa’nın 26. maddesindeki profesör kadrosuna başvuru koşullarından birincisinin “doçent unvanını aldıktan sonra en az iki yılı rapor ve her türlü yurtiçi/yurtdışı görevlendirmeler dışında bir yükseköğretim kurumunda kadrolu ve aktif olarak çalışılması kaydıyla en az 5 yıl açık bulunan profesörlük kadrosu ile ilgili bilim alanında çalışmış olmak” olarak değiştirilmesi, doçentlik sınavı jüri üyelerinin belirlenmesinde somut bilimsel ölçütler oluşturulması öneriler olarak sıralanabilir.

Kaynak: Medimagazin

       

Yorumlar

  1. kopyacı akademisyenler diyor ki:

    Onca akademisyen olan veya olmaya çalışan insanımız dil sınavı ile boğuşurken Türkiye de şuan doçent , ,profesör olanların bir kısmı maalesef bu sınavları kopyayla hırsızlık yaparak geçmişlerdir.Bunlar her üniversitede bilinen kimseler olmasına rağmen ve konu basında gündeme gelmesine rağmen hiçbir adım atılmamaktadır.Bu pişkin insanların yer aldığı kurumlara ne öğrencilerin nede bu milletin guveni kalmaz.Bende dili geçmeye çalışan bir adayım ancak hırsızlıkla geçeceksem Allah bana nasip etmesin.Bu kuralı bilerek bu yola çıktık.Olmadı köyümüze döneriz!

  2. Öğretim Üyesi diyor ki:

    sayın aktan, doçentlik sözlü sınavına bulacağınız onlarca gerekçenin hiçbir ehemmiyeti ve geçerliliği olamayacaktır. nedeni ise çok basit, bu bir sübjektif sınav. kimisi jüri üyelerine çeşitli yollarla ulaşarak, onlara çeşitli maddi imkanlar/menfaatler sağlayarak, ikili ilişkileri kullanarak bu ünvanı alıyor kimisi de ağzıyla kuş tutmak durumunda kalıyorsa bu konuyu konuşmaya bile gerek yok. beni asıl üzen dünyada bir benzeri olmayan bu uygulamayı savunacak kadar dünyadan ve bilimden habersiz kişilerin akademisyen olmaları dahası YÖK üyesi olmaları. bu sınavın nasıl olması gerektiğini bilmiyorsan en azından aklını kullanarak düşünürsün ki Amerika, almanya, Japonya ve diğer gelişmiş dünya ülkelerinde akademik kariyer nasıl yapılıyor. en basit haliyle gelişmiş, çağdaş ülkelerdeki sistemi alır uygularsın. amma velakin türkiyede zihinlerde başka şeytanlıklar dolaştığı ve ülke uzaktan kumandayla yönetildiği için doğru işler bu ülkede yapılmaz. batının sosyal yaşamını acun Ilıcalıyla alır tv lerde ekrana basarız. ancak devlet politikalarını, kanunlarını, adaletini, bilimsel yöntemlerini kapıdan içeri sokmayız. sosyal yaşamlarıyla gençlerimizi zehirleriz, yüksek öğretim kanununa gelince “türkiyeye özgü sistemler” safsatasına sığınarak çağdışı uygulamaları dayatırız. Allah nasip eder de elimde imkanım olursa geriye dönük olarak bu ülkede bu eğitim sistemini çağdışı uygulamalarla geri bırakanları tespit edip halkın önünde teşhir edeceğim. bu arada ülkede eğitimde, doktorada aksayan bir şey varsa aksayan şeyi onarırsın, başka bir şeyle bunu telafi edemezsin. son olarak sübjektif, torpile, adam kayırmaya, ikili ilişkilere dayanan her türlü mülakat, sözlü sınav vs. hepsinin kaldırılması ve hakkaniyete dayanan objektif, çağdaş devletlerin uyguladıkları yöntemler hayata geçirilmelidir.

    1. aktan diyor ki:

      Sayın Öğretim Üyesi,

      Türkiye’nin sistemsel problem yaşadığı aşikar, özellikle sizin aydınlatıcı yazınız da bunun örneklerini de görmekteyiz.

      Umarım, sizin de belirtmiş olduğunuz üzere, Yüksek Öğretim alanında hakkaniyetli, bilimsel değerlendirmeler ve atamalar bir gün gerçekleşir.

      Saygılarımla,

  3. cihangir diyor ki:

    yahu ayıp edep haya var bunlar nedir böyle ben arastırma görevlisiyim 50 dil puanım var 55 alıp doktoraya başlamak için ugraşıyorum uzun zamandır ugraşıyorum bi türlü gecemiyorum dil bizler için eziyet ve doktora dil puanını ne 50 ye düşürüldü nede dil ile ilgli düzgün bir şeyler yapılıyor yazık o olur mu bu olur mu ayıptrı be ne dandik şeyler le ugraşılıyor bu ülkede bilim diye birşey yok bu ülkede gereksiz ne kadar çok şey varsa onlarla ugraşılıyor gerçi biz nereye yazıyoruz boşuna yazdıklarımızı yetkililer mi okuyacak oda ayrı bi durum

    1. aktan diyor ki:

      Cihangir Bey,

      Dilin doktora programına başvurmak için çok önemli olması, imkan eşitliğine sahip olmayanlar açısından aslında büyük bir problem. Ağaç yaş iken eğilir misali. Bu açıdan, teknik bilgi ve beceri daha ön planda tutulabilir.
      Ancak, modern bilimi takip etmenin ancak iyi bir yabancı dil bilgisiyle gerçekleşebildiği düşünüldüğünde özellikle doktora seviyesinde, yabancı kaynakların kullanımı açısından dil bilgisi çok önemli.
      Umarım istemiş olduğunuz puanı alarak bir an önce akademik kariyerinizde kaldığınız yerden yola devam edebilirsiniz.

  4. şaka gibi diyor ki:

    doçentlikte mülakatın kaldırılması, profesörlükte periyodik performans değerlendirilmesinin yapılması gibi konular YÖK taslağının hazırlık sürecinde toplantı/çalıştay/rapor/üniversite-sendika taslak metin önerilerinde çok sık dile getirildi ve yer buldu. ancak gelin görün ki taslak metin açıklandığında bunların 80 darbesi YÖK yasasında olduğu gibi yeni YÖK taslağında da aynen korunduğunu gördük. o yüzden diyorum, “kimler ve neden bu ülkede bilimin önünü açmamakta direniyor”.

  5. şaka gibi diyor ki:

    bu ülkeyi kimler yönetiyor diyesi geliyor insanın. yani bu ülkeyi geri bırakacak ne kadar kötü uygulama varsa hepsine sahibiz. herkes aklını başına alsın ve şu an yürürlükte olan YÖK kanununun ne kadar çağ dışı olduğunun farkına varsın. ülkemiz için “muz cumhuriyeti”, “üçüncü dünya ülkesi”, tanımlamaları sıkça kullanılır oldu. peki yalan mı? tabiki de değil. YÖK kanununu değiştirmeyen, değiştirmek sizi yanıltmasın. YÖK kanununda çağ dışı bu uygulamaları çağdaş,gelişmiş ülkelerdeki uygulamalarla sil baştan yapılandırmadan kimse bu ülkede bilimden söz edemez. mevcut YÖK üyeleri YÖK taslağının hazırlık sürecinde onca toplantı/çalıştay/rapor/üniversite-sendika taslak metin önerileri gibi çok değerli önerileri dikkate almamışlardır. örneğin doçentlikte sözlük mülakat sınavı çağdışı olduğu gün gibi ortadayken ve de dünyada hiçbir örneği yokken yeni YÖK taslağı metninde korunmaya devam etmiştir. bunlar sorgulanması gereken konular. neden böyle bu yanlış ve çağdışı subjektif uygulamaları kimler neden devam ettirmek istiyorlar. nereye varmayı amaçlıyorlar. dertleri ne bunların. bu sorulara cevap bulmadıkça üçüncü dünya ülkesi olarak sömürülmekten kurtulamayız.

    1. aktan diyor ki:

      Değerli öğretim üyesi,

      Gerçektende akademik yayınları olan nitelikli bir akademisyenin doçentlik sınavına girmesi çok mantıklı değil.
      Ancak, bazı öğretim üyeleri doçentlik sınavının olması gerekliliğini halen düşünüyorlar. Bunun sebebi ise, ders verebilme, akademik olguları tartışabilme kabiliyetine sahip olmayan kişilerin bu sınav sayesinde haketmedikleri halde ünvan almalarının engellenmiş olması.
      Buna karşın, eğer bir akademisyen yani doktora mezunu olan bir bilim insanı, kaç senelik akademik kariyerinde eğer hala bu belirtilen meziyetleri sağlayamamışsa ister doçentlik sınavı olsun ister olmasın, durum gayet trajik. Aslında akla temel bir soru geliyor; Türkiye’deki yüksek öğretim sistemi ve eğitimi ne kadar kaliteli ki bizler doçent adaylarından yüksek beklentide olalım. Problemin temeli Türkiye’deki akademik hayatın ticarileşmiş olması, birkaç üniversite dışında doktora programlarının yeterli seviyede kaliteli olmaması.
      Eğer Türkiye’de zaten ilkokuldan başlayan çok kaliteli bir eğitim sistemi olsaydı eminim ki Doçentlik sınavına da gerek kalmazdı.

Yorum Yaz