Akademik Personel | 17 Aralık 2017, Pazar

Türkiye’de Akademisyen Olmak (3) – T.C. Üniversitelerinin Sorunları

18 Ağustos 2015
Türkiye’de Akademisyen Olmak (3) – T.C. Üniversitelerinin Sorunları
       
Dizinin önceki bölümleri:
TÜRKİYE’DE AKADEMİSYEN OLMAK (1)
TÜRKİYE’DE AKADEMİSYEN OLMAK (2)

Ben akademik yaşama Marmara Üniversitesinde başladım, Yeditepe Üniversitesinde devam ettim, son 7 yıldan beri de İstanbul Ticaret Üniversitesinde görevliydim. İki yıla yakın New York’ta Columbia, Wisconsin Madison üniversitelerinde misafir öğretim üyesi olarak çalıştım.

ABD’de bulunduğum yıllarda MIT, Chicago, NYU, Princeton, Harvard, Yale,Connecticut gibi meşhur üniversiteleri ziyaret etme fırsatı elde ettim.

Rusya Federasyonunda ise Moskova, Kazan (Tataristan), Ufa (Başkurdistan),Çeboksarı (Çuvaşistan) üniversitelerinde bulundum.

Orta Asya’da Kazakistan’da Ahmet Yesevi, Kırgızistan’da Manas Türk-Kırgız üniversiteleri, Taşkent’te Özbekistan Milli Üniversitelerini ziyaret etme fırsatını buldum.

İsrail’de Tel Aviv Üniversitesi, Hindistan’da Aligarh Müslüman Üniversitesi, Suudi Arabistan’da Riyad ve Dahran Petrol Üniversiteleri, Fransa’da Paris, İngiltere’de London School of Economics ve Cambridge ile yukarıda saydığım üniversitelerin bir haylisinde bildiri sundum.

Tabii ki 12 yıl yaşadığım Almanya’da (burada iki yıl eğitim de gördüm)Ludwig-Maximilians Üniversitesi de yurt dışı tecrübelerimi artırmaya ve bana bu satırları yazmama yardımcı oldular. Tabii ayrıca Bakü’de, Aşgabat’ta, Amsterdam’da ve şimdi hatırlayamadığım bazı şehirlerde ziyaret ettiğim araştırma enstitüleri ve kütüphanelerde edindiğim intibalarda ek katkı sağladılar.

Bu girizgâhtan sonra yaşadıklarımdan yola çıkarak üniversitelerimizin tespit edebildiğim kadar sorunlarından bahsetmek istiyorum. Bu sorunları herhangi bir önem sırasına göre değil aklıma geldiği şekilde madde madde sıraladım ve hepsi için söyleyecek birkaç sözüm olacak.

 

Tataristan - Kazan Devlet Üniversitesi'nde - 1990

Tataristan – Kazan Devlet Üniversitesinde – 1990

Prof. Dr. Nadir Devlet Columbia Üniversitesinde 1993

Columbia Üniversitesinde 1993

Prof. Dr. Nadir Devlet ABD'de 1993 (sağ başta eski Bakan Ahat Andican)

New York – ABD’de 1993

Prof. Dr. Nadir Devlet New York'ta düenlenen Türk Kongresinde 1992

New York’ta düzenlenen Türk Kongresinde 1992

Özbekistan Milli Üniversitesi'nde - Taşkent 2003

Özbekistan Milli Üniversitesinde – Taşkent 2003

 

T.C. Üniversitelerinin Sorunları

a) Mekân

b) Maaş

c) YÖK

d) Devlet ve Vakıf Üniversitelerinde çalışmak

e) Araştırma imkânları ve özgürlük

f) Akademisyen ve medya

 

MEKÂN SORUNU

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih bölümünde lisans eğitimi aldım (1966 Kasım-1971 Haziran). Fakülte binası beş katlı olup, geniş merdivenlerden çıkılıyordu. Sadece öğretim elemanlarının kullandıkları iki asansörü vardı. Geniş bir avlu ile yandaki Fen Fakültesine geçiliyordu. Giriş katında 4-5 adet büyük amfi bulunuyordu. Her katta bir iki eski adı ile “kürsü”, şimdiki adı ile “anabilim dalı” öğretim elemanlarının odaları bulunuyordu.

Edebiyat Fakültesinin bir genel kitaplığı dışında her kürsünün kendi özel ihtisas kütüphaneleri de vardı. Benim dönemimde bizim bölümün ihtisas kütüphanesinin kütüphanecisi bir hocamızın eşi olduğundan orayı despotça yönetir, keyfi çalışma saatleri uygulardı. Fakülte binasında öğrencinin yararlanacağı herhangi mekân yoktu.

Ortadaki avluyu ise ancak yağışsız zamanlarda kullanmak mümkündü. Kantin olarak yan taraftaki Fen Fakültesinin kantini kullanırken, olaylar çıktı diye orayı da kapattılar. Dışarıda üç lahmacun ve bir tas çorba ile karın doyurmaya çalışırdık. Çizdiğim tablo pek parlak gibi gözükmemekle beraber 13 yıl sonra beterin de beteri olacağını öğrendim. Çünkü neticede bu bina 1950’den önce inşa edilmişti.

Almanya’dan akademik kariyer için dönme kararı vermiş ve sonunda 1984 yılı Ekiminde 1982 YÖK yasası çerçevesinde kurulan Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Yardımcı Doçent kadrosuna atanarak işe başlamıştım.

Kadro için başvurduğum yer Fındıkzade’de, sokak arasında iki apartmanın birleştirilmesi ile fakülte binasına dönüştürülen bir mekân idi. İlk defa sınav için oraya gittiğimde (Eylül 1982) bana aşağıdaki kantinde beklememi söylediler. Burası kalorifer dairesinden bozma, izbe bir yerdi. O sıra kadroya alınma heyecanı ile binayı pek teferruatlı algılayamamıştım. Bugünkü kafam olsaydı, acaba rahatımı tepip, akademik bir hayal, ideal uğruna gelir miydim bilemiyorum.

Ancak işe başlayınca iki bina arasında çatlağı, bu çatlaktan öğrencilerin sokağı seyrettiğini fark ettim. Bir bankadan hibe edilen koltukları kapmak için yarıştığımızı hatırlıyorum. Oda sıkıntısı dışında, kış aylarında ısınma sorunu da cabası idi. Dört beş kişi oturduğumuz odaya bir termometre asmış ve derece 4’e inince eve gitmiştim. Zaten kışın dersleri palto giyerek veriyorduk.

Ben inatla bu mekânda bilim üretmeye çalışıyordum. Açıkta kalanları odama alıyordum. Bir odada tıkış-tıkış üç veya dört kişi otururduk. Yurt dışından Dr. Hayit Baymiza’yı getirtmiş, ona bir oda bulamadıkları için kendisini de odamda ağırlamıştım. 6-7 yıl bu kirli, ısınmayan, öğrenciye hiçbir toplanma imkânı olmayan, hocaları oturtacak yer sıkıntısı çeken bu mekânda geçirdim. Öğrencisi olduğum İ.Ü. Edebiyat Fakültesini mumla aramaya başladım.

Nihayet 1990 – 1991’de Göztepe Kampüsüne taşındık. Fen-Edebiyat Fakültesinin binası tamamlanmamıştı. Eğitim Fakültesine sığıştık. Bu kampüste de gerek Atatürk Eğitim, gerekse Fen-Edebiyat Fakültesi dersliklerinde kış aylarında palto ile ders vermeye devam ettik.

Dünyada bunun örneğinin olduğunu pek zannetmiyordum. Sanki cumhuriyeti yeni kuruluyor, bizler de kurucular olarak bu sıkıntılara katlanıyorduk. Hocalar odalarına ısıtıcılar koyuyorlar, yüklenme fazla olduğundan sık sık sigortalar atıyordu. Neyse 1992 başında Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü kurulunca lojmandan bozma bir diğer apartman dairesinin 2 ve 3. katlarına taşındık. Bu bina da bir enstitü ihtiyaçları düşünülerek yapılmadığı için devamlı sorunlar çıkaran bir yapı oldu. Ancak altımızda çocuk yuvası olduğundan bu binada kemiklerimiz biraz ısınmıştı. Ben on yıl bu binada çalıştım.

Şimdi geriye baktığımda devletin yüksek eğitimli, hatta akademik hayatın en yüksek rütbelerine erişmiş elemanların çektirdiği bu cezanın bir gerekçesi olabilir mi diye düşünüyorum. Şimdi yeni kurulan üniversitelerin, hatta eskilerinin bile bu gibi sorunlarla boğuştuğuna eminim. Bazı dekanlarımız bu sefaletten bıkmış olacaklar ki, seçilir seçilmez ilk yaptıkları iş odalarını boyatmak ve yeni mobilyalarla tefriş etmek olurdu. O zamanlar bunlar gösteriş budalası diye kendilerine kızardık, ancak şimdi hak veriyorum. Hiç olmazsa dört yıl adam gibi bir mekânda çalışmak istemeleri aslında çok doğaldı.

 

Vakıf üniversiteleri bir nebze bu sorunu çözmeye çalıştılar ve öğretim elemanlarına daha medeni şartlar getirdiler. Tabii burada da istisnalar mevcuttu. Çünkü vakıf üniversitelerinin bir haylisi de eğitime uygun olmayan iş hanı gibi yapılarda açılmaya başladı. Dolayısıyla bir üniversite kampüsünde olması gereken mekân ve kolaylıklar pek bulunmuyor. Fakat son 14 yıldır daha temiz, düzgün ve oldukça modern mekânlarda çalıştığım için geçmişteki sıkıntıları unutmaya başladım diyebilirim. Genelde öğretim üyeleri mekândan ziyade kazandıkları paraya bakmak zorunda kalan kimseler oldular.

 

18_1986 Marmara Üniversitesi Fen – Edebiyat Fakültesi(tamsayfabasilacak)

MAAŞ SORUNU

İnsanın aileden gelen bir zenginliği yok ise yaşamını devam ettirmek için çalışmak zorundadır. Çünkü insanın vazgeçilmez ihtiyaçlarından biri de her gün düzenli gıda almaktır. İşsizler ise sosyal desteğe muhtaçtırlar. Bu ekseri devlet tarafından karşılanır, dolaysıyla bu nevi yönetime sahip olan ülkelere sosyal devlet denilir. Diğer ifade ile emeklilik yaşına gelmemiş herkes çalışarak, para kazanmak zorundadır. Türkiye’de devlet en büyük işverendir.

İşte ben iki çocuğumla İstanbul’a döndüğümde, gelirim % 90 düşmüştü, çünkü bana verilen maaş ancak 650 bin TL (bugünkü rayice göre 650 TL) idi. Kira ödemediğim ve Almanya’dan bir takım birikimlerle döndüğüm için diğer meslektaşlara nazaran şanslıydım.

Fakirliği, fakir bir ülkeyi, sırf akademik hayaller uğruna tercih etmek pek de akıl kârı olmasa gerek. Zaten ilk yıl boyunca pişmanlık içinde kıvrandım. Ancak artık geri dönmek için gereken köprüleri atmıştım. Bir tabir var: “Dirseğini dişlemek istersin, ancak buna imkân yoktur”. Neticede insan az para ile de geçinmeye çalışıyor. Giyim kuşamından, eğlencesinden, gıdasından vb. feragat ediyor. Şimdi eski fotoğraflara bakıyorum da gerek öğrencilerin gerekse öğretim üyelerinin giyim kuşamları çok mütevazı olduğunu tespit ediyorum. Hocalarımızın çoğu öğlen yemeklerine gitmezlerdi. Bir müddet yemekhane adı verilen yerde, pis şartlarda, kazanlarla getirilen yemekle karın doyurdumsa da, fareler ve böcekler sonunda bu zevkten (!) beni mahrum etmişti.

Düşük maaşları dolaysıyla hocalarımız yurt dışında en ucuz yerlerde konaklalardı. Bugün şartlar daha mı iyi diye sorarsanız, devlet katında şartların değişmediğini söyleyebilirim. Kenan Evren’in “bir profesörün maaşı bir albayınkinden fazla olamaz” talimatı, o çoktandır iktidarda olmayıp, ölmüş olmasına rağmen aynen uygulanmaktadır.

Bugün Devlet üniversitelerinde profesörler 5 bin ile 5,500 TL maaş alırlar. Kurmay olmayan albayların maaşı da o kadardır. Albayların lojmanları vardır, orduevlerine de konaklama, yemek piyasadan çok daha ucuzdur. Öğretim üyelerine ise böyle ekstra kolaylıklar yoktur. Bir hayli bakanlığın yaz dinlenme kampları varken (İstanbul Üniversitesi hariç) öğretim üyelerine bu imkân da sağlanmamıştır.

Kısacası kamu personeli içinde üniversite mensupları üvey evlat konumundadır. Doçent olana kadar da iş garantisi yoktur. En son 5 Kasım 2014’teki zamlardan sonra bir doçent 3 bin 700 ile 4 bin 200 TL arası maaşalmaktadır. Yardımcı Doçent ile Araştırma Görevlileri arasındaki maaş farkı cüzi miktardadır: 3 bin 500 ile 3 bin 200 arasıdır. Yrd. Doç. Dr. yıllarını vermiş doktorasını hazırlamış Araştırma Görevlisi (Araş. Gör.) ise belki henüz bir Yüksek Lisans eğitimine bile başlamamıştır.

Bu maaşlarla akademisyenlerin İstanbul gibi pahalı bir şehirde geçerli bir yaşam kalitesine erişmeleri neredeyse mümkün değildir. Şayet aileden gelen maddi bir imkân yok ise her iki eş de çalışmak zorundadır. Çocuklarını özel okula yollama imkânları yok derecede azdır. Kendi meslekleri ile ilgili kitap gibi masraflarını karşılamaları da ancak başka şeylerden feragat ederek mümkündür. Kısacası Araştırma Görevlisinden Profesörüne kadar bütün akademik personel geçim sıkıntısı içindedir.

Yine şükredelim, ülkemizde akademisyenler henüz öğrencilerinden rüşvet almaya başlamamışlardır. Bu eski Sovyet Cumhuriyetlerinde ise çok yaygın bir haldir. Çünkü oradaki maaş miktarları bizden de aşağı durumdadır. Yani rejim bu kapıyı kendisi açmıştır. Çünkü sonuçta geçimini sağlayamayan birey, her yolu deneyecektir. Üniversitelerde ise bu maaş yetersizliği dolayısıyla akademisyenler arasında ciddi menfaat çatışması ortaya çıkmaktadır.

YÖK yasasına göre Profesörler haftada 10 saat ders vermekle yükümlüdürler. Şayet o profesör enstitü müdürü veya dekan ise ders yükü sıfırdır. Yani girdiği her ders için ek ders ücreti alır. Yardımcılarının ders yükü ise 5 saattir. Dolayısıyla bu makamlara gelmek için hayli kulis yapılır. Her zaman hak eden değil, torpili güçlü olan bu makam gelir. Rektörler dört yıl, dekan ve enstitü müdürleri üçer yıl için seçilirler. Bu üniversitede ekstra gelir etmenin bir yoludur. Ek ders ücreti aman aman bir rakam değildir. Ancak ne demişler “akmasa da damlar”.

Bu imkânı elde edemeyenler, bölümlerinde 2. öğretim açılmışsa, oradan ders kapmaya çalışırlar. Bu da olmazsa Yüksek Lisans veya Doktora dersleri vermeye gayret ederler.

Para kazanmanın diğer bir yolu ise serbest piyasaya iş yapmaktır. Bunu ancak hukukçu, iktisatçı veya piyasanın ihtiyacı olan branş hocaları yapabilir. Tarihçi, dilci, edebiyatçı, coğrafyayı vs. gibi branş hocalarının böyle şansı yoktur.

Daha fazla maaş almanın diğer yolu ise genelde taşra üniversitesi denilen, doğu ve güneydoğudaki üniversitelerde çalışmaktır. Devlet burada çalışanlara zamlı maaş verir (mahrumiyet bölgesi olduğu için). Burada hemen her branşta 2. öğretim vardır. Bir Yardımcı Doçent, büyük şehirde çalışan meslektaşlarının hayal bile edemeyeceği, ek dersleri de maaşına katarak bir otomobil satın alabilecek duruma gelir. Ancak bu ders makinasına dönüşen akademisyenlerin akademik hayata bir katkı sunmasını beklemek hayalperestliktir.

Zaten YÖK, akademisyenlere ders makinası olarak bakmaktadır. Eskiden hocalarımız haftada bir veya iki derse girerken, şimdi en az üç, hatta dört derse (12 saat) girmek zorundadırlar.

Bir diğer ballı maaş ise yurt dışında Kazakistan’daki Ahmet Yesevi ile Kırgızistan’daki Manas Kırgız-Türk Üniversitelerine kapağı atmaktır. O derece ballı bir iştir ki bu, Orta Asya ile hiç alakası olmayan hatta bu sahayı çalışanları küçümseyen hocalar koşa koşa buralara gitmişler ve üç-beş yılda dünyalıklarını yapmışlardır. Çünkü bu iki üniversiteye gidenlerin Türkiye’deki maaşları da hesaplarına yatmaya devam eder.

Pek kimseye nasip olmayan bir gelir kaynağı ise bir devlet kurumuna görevlendirmek veya yurtdışındaki bir üniversiteden misafir öğretim üyesi olarak davet almaktır. Bu durumda da isterseniz maaşınız işler.

Öğretim üyelerinin kurtuluş yolu vakıf üniversitelerinin açılması olmuştur. Bu üniversitelerde her ne kadar iş garantiniz yoksa da devletten daha iyi maaş alırsınız. Bu üniversitelerde kadro yoktur ve herkes yıllık sözleşme ile çalıştırılır. Bu vakıf üniversitelerinin ekserisi İngilizce eğitim verdikleri iddiasında oldukları için bu dili bilen veya yurt dışında doktorasını yapanları tercih ederler. Dolaysıyla soysal bilimlerdeki bir hayli meslektaşımızın bu gibi üniversiteler girme şansı pek yoktur. En iyisi emekli olduktan sonra böyle bir üniversiteye dâhil olmaktır. Çünkü hem maaşınızı hem de emekliliğinizi alacağınızdan artık belli bir hayat standartını tutturacak duruma gelirsiniz.

Not: 5 Bölümlük Yazı Dizisinin Devamı da Yayınlanacaktır.

Kaynak: kılavuzkirpi.com

       

BENZER HABERLER