reklam
Akademik Personel | 21 Ocak 2017, Cumartesi

Türkiye, Deyim Yerindeyse Giderek Sanayisizleşmektedir

4 Mart 2014
Türkiye, Deyim Yerindeyse Giderek Sanayisizleşmektedir
       

“Türkiye Sanayisizleşiyor” “Üretkenlik Yerinde Sayıyor”

 

 İzmir Atatürk Organize Sanayi Bölgesi’ nin aylık yayın organı Atatürk OrganizeHaber Dergisi’ ne önemli açıklamalarda bulunan dünyanın ilk 500 iktisatçısı arasında yer alan Yaşar Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Erinç Yeldan, sanayinin ulusal ekonomi içindeki lider konumunu giderek yitirdiğini söyledi. 1998′ den bu yana Türkiye’ de tasarrufların çöküşü ile birlikte sanayinin de milli gelir içindeki payının gerilediğini ifade eden Prof. Dr. Yeldan; “Türkiye, deyim yerindeyse giderek sanayisizleşmektedir” dedi.

Atatürk Organize Haber Dergisi, Türkiye ekonomisinin bugünkü durumunu değerlendiren Prof. Dr. Erinç Yeldan’ ın açıklamalarını kapak konusu yaptı. Ekonomik konjonktüre ilişkin önemli tespitlerin yer aldığı söyleşide, sanayinin ivmesini kaybettiği bir konuma sürüklendiğini vurgulayan Yeldan, ‘nasıl bağımlı bir ekonomi olduk’ konusuna açıklık getirirken, ticaret politikasının sanayi politikasını belirleyeceğine vurgu yaparak son 10 yılda tüm Cumhuriyet tarihi kadar borç biriktiğini vurguluyor. Yeni iktisat modeline ihtiyaç olduğunu ifade eden Yeldan, ‘denge sağlanmalı, paradigma değişmeli’ derken, kalkınmanın “yaratılan” stratejik aktivitelerle mümkün olacağını ifade ediyor.

Prof. Dr. Erinç Yeldan’ ın Atatürk Organize Haber Dergisi’ nde yayınlanan söyleşisinde dikkat çeken açıklamalar:

“Türkiye ekonomik, siyasi ve hukuksal sisteminde bir krize sürüklenmiş görünümdedir. Cari işlemler açığının yarattığı devalüasyonist ve enflasyonist baskılar ile katılımcı demokrasi kazanımlarının önemli bir parçası olan sivil toplum örgütlerini ve hukukun üstünlüğü ilkesini yaşama geçirme konusundaki yetersizlikler, Türkiye’yi 21. yüzyılın ikinci on yıllık döneminde “vasat” bir toplumsal dengeye hapsetmiştir.”

Türkiye Sanayisizleşiyor

2000′ li yıllarda Türkiye ekonomisinde; ulusal tasarruf oranının çöküşü ve sanayi sektörlerinin milli gelir içerisinde göreceli olarak gerilemesi olgularının göze çarptığını belirten Prof. Dr. Erinç. Yeldan, ulusal tasarrufların yüzde 22-25 bandından hızla gerileyerek yüzde 15 düzeyine indiğini vurguluyor. Ulusal düzeyde tasarruf fonları ve yatırım talebi arasındaki açığın cari işlemler dengesi açığı olarak belirdiğini ifade eden Yeldan, 2003′ ten bu yana geçen son on yılda toplam 386 milyar dolarlık cari işlemler açığı yaratıldığına dikkat çekiyor. On yıllık bu bilanço, bir yandan dış kırılganlık ve finansal istikrarsızlığın, diğer yandan da ulusal sanayide yaşanmakta olan göreceli üretim kayıplarının ve süregelen yüksek işsizliğin ana nedeni.

Cari işlemler açığının çoğunlukla sıcak para hareketlerine dayalı, sağlıklı olmayan kaynaklardan beslendiğini vurgulayan Yeldan’ın konuya ilişkin tespitleri ise şu şekilde;

“Bu olgu kendisini kısa vadeli dış borç stokundaki yükselme olarak göstermektedir. Nitekim, Türkiye 2008′ den 2012′ ye toplam 48.4 milyar dolar net kısa vadeli dış borç biriktirmiştir. Bu dönemde ulusal gelirimiz dolar bazında toplam 44.3 milyar artış göstererek, 786.4 milyar dolara yükselmiştir. Yani, 2008 sonrasında kısa vadeli dış borçlanmadaki toplam net artış, ulusal gelirlerdeki toplam artıştan daha fazladır.

Söz konusu kırılmanın önemli bir boyutu ulusal gelirin sektörel yapısındaki dönüşümlerde gözlenmektedir. Türkiye’ de yatırım ve kaynak dağılımı giderek reel üretici sektörlerden hizmetler sektörlerine kaymakta ve sanayinin ivme kaybetmesine yol açmaktadır. Bütün bu süreçlerin nihai sonucu sanayi, ulusal ekonomi içindeki konumunu sürekli olarak yitiren bir görünümdedir.
1998′ den bu yana Türkiye’ de tasarrufların çöküşü ile birlikte sanayinin de milli gelir içindeki payı sürekli düşüş kaydetmekte; Türkiye, deyim yerindeyse giderek sanayisizleşmektedir.”

Sanayi, ivmesini kaybetmiş bir konuma sürükleniyor

İmalat sanayinin 2001 krizi sonrasında yatay ve dikey ara malı bağlantılarında yaşanan tahribata bağlı olarak, özellikle ithalata bağımlı bir yapıya yöneltildiğini vurgulayan Prof. Dr. Erinç Yeldan, “2002 sonrası dönemde, büyüme politikasının ardında ucuz dövizin sunduğu spekülatif işlemlere dayalı olarak dolar bazında hızlı bir büyümenin yanılsaması yatmaktadır” diyor.

Spekülatif –yönlü büyüme modelinin Türkiye’ de yatırım ve kaynak dağılımının giderek reel üretici sektörlerden, hizmetler sektörlerine kaymasına ve sanayinin ivme kaybetmesine yol açtığını belirten Yeldan; yurtdışından gelen kaynakların içermekte olduğu “yatırım” sözcüğüne karşın, bu kavramdan anlaşılması gereken olgu; “doğrudan sermaye yatırımlarında anılan sabit sermaye yatırımları değil, çoğunlukla kısa dönemli ve özünde aşırı oynaklıklar barındıran finansal yatırımlar” dır ifadesinde bulunuyor.

Nasıl bağımlı bir ekonomi olduk?

“Türk döviz piyasalarında kısa dönemli spekülatif sermaye girişlerinin yoğunlaşmasına bağlı olarak 2003 sonrasında dövizin değeri giderek ucuzlatılmış, kurdaki ucuzlamaya bağlı olarak da Türkiye ekonomisi ithalata bağımlı bir ekonomiye dönüştürülmüştür. Bir yandan da ivmelenen tüketim talebi sonucunda ulusal tasarruf oranı giderek düşmektedir. Bütün bu süreçlerin nihai sonucu Türk sanayisi dinamik ve yenilikçi bir sektör olma niteliğini tehlikeye atarak, taşeronlaştırılmış ve ivmesini kaybetmiş bir konuma sürüklenmektedir.”

Ticaret politikası sanayileşme politikasını belirler

“Türkiye’ de “sermaye” girdisinin ithalat maliyetlerinin ucuzluğu, sanayi üreticisini ithal edilmiş ara malı ve yatırım mallarını yerli üretime ve genelde işgücüne karşı ikame etmeye yönlendirmektedir. Türkiye’nin giderek daha fazla yabancı sermaye yoğun bir teknolojiye sürüklenmesi, dolayısıyla istihdam dostu olmayan ve yabancı sermaye bağımlı bir sanayileşme süreci tuzağına itilmiş olması doğrudan doğruya izlenen makro ekonomi politikaları demetinin bir sonucudur.

Burada, iktisadi yazınının çok temel derslerinden biri ile karşı karşıyayız: ‘bir ülkenin ticaret politikası, o ülkenin aynı zamanda sanayileşme politikasıdır’. Birincisinde cari işlemler açıkları ve dış borçlanma verileriyle sergilenmekte olan çarpıklık söz konusu olduğunda, diğerinde de istihdam dostu olmayan, çarpık büyüme-istihdam ilişkisi sergileyen bir görünüm kaçınılmazdır.”

10 yılda Cumhuriyet tarihi kadar borç

Türkiye’ nin 2003 yılı başındaki dış borç stokunun 129 milyar dolar olduğunu ifade eden Prof. Dr. Erinç Yeldan, 2013’ün Eylül ayındaki son veriler incelendiğinde dış borcumuzun 360 milyar dolara çıktığını, Türkiye’ nin 2003′ ten 2013′ e, 230 milyar dolar net yeni dış borç biriktirdiğini söyleyerek;

“Bu rakam, Cumhuriyet tarihi boyunca biriktirdiğimiz borcun iki mislinin, 10 yıl içine sıkıştırılmış hali. Bu rakamın da yüzde 90′ dan fazlası özel sektörün dış borcu. Bir şirketin döviz varlıkları ile döviz yükümlülükleri yani dış borcu arasındaki farkTürkiye’ deki şirketler kesimi için Şubat ayı itibariyle 171.2 milyar dolara çıktı. Bu rakamın kapanabilmesi için her şeyden önce firmaların kendisini çevirebilmesi gerekiyor. Bunun için de, ara malı, yatırım malları ithal edilecek, sendikasyon kredisi getirilecek, yeni makine, teçhizat alınacak… Kısacası tekerleğin dönmesi için Türkiye’ nin yurt dışındaki sermaye girişine olan bağlılığı çok yüksek.” diyor.

Yeni iktisat modeline ihtiyaç var

Türkiye’nin şu anda mücadele edip bir dengeye oturtmaya çalıştığı; büyüme, kur, faiz ve enflasyon hedeflerine ilişkin de görüşlerini paylaşan Prof.Dr.Erinç Yeldan; burada iki anahtar kelimeye vurgu yapıyor:

“Öncelikle, gerçekten bilinçli, stratejik, ne yaptığını bilen, tutarlı bir program izlenmesi son derece önemli. Bu da çok kolay bir şey değil. Çok uzun yıllar Güney Kore Modeli’ni örnek aldık. Brezilya Modeli, Çin Modeli dedik… Şimdi fark ediyoruz ki; bir ülke için geçerli olan kurumlar, demokratik kurumlar da dahil, başka bir ülkede aynı biçimde kurgulanamıyor. Bu bakımdan Türkiye’nin yapısına uygun bir stratejik, iktisat modeli kurgulamaya ihtiyaç var, bu da sanıldığı kadar kolay bir şey değil. İkinci önemli unsur; “süre”. Kriz zamanları, zaman ufkunun daraldığı dönemlerdir. Kısa dönemli konjonktüre bağlı kalıyoruz. Bir yerde yangın var ve sizin bütün enerjiniz yangını söndürmeye yöneltilmiş durumda. Dolayısıyla hakikatten acil bir öncelikler sıralaması yapmak gerekli. Bu önceliklerde de ne yazık ki istihdam, sanayileşme, büyüme gibi unsurları listenin arka sıralarına itiyor. Döviz kurunda denge, enflasyonla mücadele, dış açıkta denge gibi doğrudan doğruya istikrar arayışları ön sıraya geliyor. Bütün kriz yönetimlerinin özelliği budur. Böyle bir ortamda, bir yandan istikrarda dengeyi, bir yandan da sürdürülebilir bir büyümeyi sağlayacak tedbirin alınması çok olanaklı değil. Yalnız yine bu tür dönemler, kısa vadede acıtıcı- rahatsız edici, çok popüler olmayan tedbirler alıp, yapısal nitelikli reformları gerçekleştirip hakikaten potansiyel büyüme yolunda önemli adımlar atabilecek olanaklar sağlıyor.”

Dünyanın ilk 500 iktisatçısı arasında yer alan Prof. Dr. Erinç Yeldan’ ın, bundan sonra yapılması gerekenlere ilişkin görüşleri:

Denge sağlanmalı

“Siyasi ve ekonomik bir dengenin oluşmadığı bugünkü ortamda, dengeyi sağlamaya yönelik aktiviteler çok büyük önem taşıyor. ”

Merkez teknik demeçlerden kaçınmalı

“Öncelikle, döviz kurunun istikrarına yönelik tedbirlerin geliştirilmesi gerekiyor. Bunun için de ilk unsur Merkez Bankası’nın döviz kurunun kaç olacağına ilişkin teknik demeçlerden tamamıyla kaçınması gerekli.”biz döviz kurunun oynaklığına müdahale edeceğiz elimizde yeterince rezervimiz var, bu 2,40 olur 2,30 olur 2,10’a düşer biz bununla ilgilenmiyoruz, ama gün boyunca bu oynamalara karşı rezervlerimizi bu amaçla kullanacağız” diyerek bu yönde müdahale etmesi gerekiyor.

Faiz konusunda ise, Merkez Bankası’nın bu yeterli olmadı diyerek, gerekirse bakın ne kadar sert, güçlü ve kararlı olduğunu gösterecek bir gövde gösterisiyle bir ikinci atılıma gitmesi aynı derecede yanlış olur.”

Paradigma değişmeli

“Türkiye’nin; dış borçlanmaya dayalı, kısa vadeye sıkışmış, kamuoyunda sıcak para denilen, spekülatif unsurları içinde barındıran sermaye girişlerinin finanse ettiği, iç talebi canlı tutan, yatırımı ve tüketimi özendiren ve Türkiye’ de sanayisizleşmeyi doğuran sanal büyüme modelini revize edeceği bir paradigma değişimine ihtiyacı var.

Türkiye’ nin 90′ lı yıllarda başlayarak özellikle 2000′ li yıllarda izlemiş olduğu; ucuz dövizi özendiren, yurt dışından Türkiye’ ye bol ve ucuz döviz getirmeyi amaçlayan, bu sayede enflasyonu düşürürken, ithalatı finanse eden, ama dış borçlanma ve cari işlemler açığını arttıran büyüme modelini hızla değiştirmesi gerekiyor.”

Sermaye hareketleri kontrolü gerginliği arttırır

“2005 ve 2006 yılındaki genişleyen bir ekonomiye müdahale etmekle bugünkü daralan ekonomiye müdahale etme aletleriniz çok farklı. O zamanlarda hakikaten sermaye hareketleri üzerinde daha ciddi kontroller daha ciddi yaptırımlar getirilmesini savunuyordum. Bu noktada ise döviz kurundaki oynaklığın önüne geçecek tedbirler kümesi içinde, sermaye hareketleri üzerinde herhangi bir kontrol caydırıcı olamayacağını ve çok aşırı bir gerginlik yaratacağını düşünüyorum.”

Prof. Dr. Erinç Yeldan kimdir?

Erinç Yeldan, 1960 yılında İzmit’te doğdu. Boğaziçi Üniversitesi İktisat Bölümü’nden mezun oldu. İktisat Doktorası derecesini 1988 yılında Minnesota Üniversitesi’nde tamamladıktan sonra Bilkent Üniversitesi’ne katıldı. Aynı Üniversite’de 1990’da Doçent; 1998’de de Profesör unvanını aldı ve 1998-2003 yılları arasında İktisat Bölüm Başkanı olarak görev yaptı.

2002 yılında Avrupa İktisatçılar Birliği tarafından yapılan bir araştırmada dünyanın ilk 500 iktisatçısı arasında yer aldı. 2012 yılında Yaşar Üniversitesi’ ne İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dekanı olarak katılan Profesör Yeldan, uluslararası ekonomi, kalkınma ekonomisi ve makroekonomik modeller üzerinde çalışmaktadır. Merkezi Yeni Delhi’de olan Uluslararası Kalkınma İktisatçıları Birliği (IDEAS) kurucu-direktörlerinden olan Profesör Yeldan, 1998 yılında Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) bilim teşvik ödülü sahibidir.

       

Yorumlar

  1. Handan dedi ki:

    örnek aldığınız ülkelerdeki insanların derdi günü ahlak ve namus olmadığı için o ülkelerdeki çalışanlar doğal olarak sanayileşmeye odaklı oluyorlar.endüstrileşmek için önce saçma sapan değer yargılarından arınmak gerekiyor efendiler !

Yorum Yaz