Akademik Personel | 25 Mayıs 2017, Perşembe

Talihsiz Bir Doktora Hikayesi

24 Nisan 2014
Talihsiz Bir Doktora Hikayesi
       

Bu yazı Yılmaz Değirmenci’nin blog yazısından alıntılanmıştır.

 

Bir daha asla doktora yapmayacağım demiştim. Bilkent üniversitesinde girdiğim bilgisayar doktora programından o kadar uğraşmama rağmen yeterlilik sınavından geçemeyip okuldan ayrılmak zorunda kalınca (çalışan ve iki ders alan bir insan olarak, benden 10 adet lisans dersinden dersleri yeni alıyormuşum gibi cevaplamam bekleniyordu) doktora yapmaya tövbe etmiştim.

Aradan bir yıl geçince yine de üniversite ortamından uzak kalmamak gerektiğine karar verdim ve ODTÜ’de girişimcilik üzerine yüksek lisans yapmak düşüncesiyle başvurdum. Yabancı dil sınavını geçip artık okumak istediğim program aşamasına gelince, gözüme Cognitive Science yani Bilişsel Bilimler diye bir bölüm ilişti. Programı incelediğimde, benim hobi olarak zaten okuduğum kitap ve konuların ders kitaplarını gördüm. Gerçekten çok ilgimi çekmişti.

Doktora yeterlilik sınavının da bir okuma listesinden oluştuğunu ve gereksiz lisans konularını kapsamadığını görünce tövbemi bozdum ve yeniden doktora programına başvurdum. Doktora yapmak istememin nedeni; ne akademik kariyer yapmak, ne üniversitede hocalık yapmak, ne etiket olması, ne de mevcut işime katkılarıydı. Tek nedenim vardı, o da bilime olan sevgimdi. Sonuçta boş zamanlarında şiir yazan bir robot geliştirecek kadar sıyrık bir insandım

İşim gereği ilk yıl izin almak zorunda kaldım ve sonra nihayet geçen yıl çok sevdiğim bu bölüme başladım. Dersler çok keyifle geçiyordu, hocalarla çok iyi anlaştığımı düşünüyordum. Ve oldukça iyi notlarla ilk yılı bitirdim. Ya da bitirmek üzereydim.

Bu dönemin sonundan itibaren bizden tez konumuzun belirlenmesi istenmişti. Ben de Amerika’da yaptığım yüksek lisans tezinin devamı niteliğinde bir doktora tezi yapma düşüncesiyle aynı zamanda bölüm başkanı ve akademik danışmanım olan hoca ile görüştüm. Kendisi de olumlu karşıladı ilk başta ve beraber çalışabileceğimizi belirtti. Çalışmak istediğim konuyu açınca ise, nedense bana olan yaklaşımı değişti ve ilgi alanımın farklı olması nedeniyle tez hocası olarak başka bir hoca ile çalışmamı tavsiye etti. Ben de bu talebi saygıyla karşıladım ve teşekkür ettim. Zaten konuma uygun çalışabileceğim bir tek hoca vardı ve ona mesaj attım beraber çalışabilmek umuduyla.

O hafta sonu halen akademik danışmanım olan önceki hoca, yaklaşımımın ve tez konumun hatalı olduğunu belirten bir mesaj attı. Konunun ne olduğuna ve teknik ayrıntıya girmek istemiyorum burada. Ama ben ertesi gün oturdum ve hocaya uzun bir mesajla yapmak istediğim çalışmanın kendimce mantığını anlatmaya çalıştım. Kendimi olabildiğince izah etmeliydim ki, akademik danışmanım olan hoca bana umduğum şekilde kılavuzluk edebilsin diye düşünüyordum.

Oysa hocadan gelen mesaj beni şok edecek nitelikteydi. Benim diğer konularda çalışmak istemektense kendi seçtiğim konuda çalışmak istememi; o konularda çalışma yapan insanları küçük görmem şeklinde yorumladı ve onlara saygısızlık ettiğimi söyledi. Açıkçası o kadar afalladım ve o kadar utandım ki. Acaba gerçekten farkında olmadan böylesi bir söz mü ettim diye düşündüm. Ve hocaya amacımın küstahlık etmek olmadığını ve öyle bir şey anlaşıldıysa özür dilediğimi belirten bir mesaj yolladım.

Ama hoca ısrarla üslubunu bana hakarete çevirmeye kararlıydı. Bu defa saygısızlık ettiğimi, terbiyesizlik ettiğimi, kendimi fazla önemsediğimi, iki üç konuşmaya katıldım diye kendimi bilgili sandığımı, yeter artık, sınırlarımı bilmem gerektiğini belirten, daha doğrusu aralıksız hakaret içeren bir mesaj yolladı. Bu kişi benim Orta Doğu Teknik Üniversitesinde’ki akademik danışmanım olan hocaydı. Ve ben yapmak istediğim çalışmayı (belki de saçmalasam bile izah etmeye çalışırken) bana karşı kullandığı tavır bu oldu.

Kırkına yaklaşan ve uzun yıllardır devlette çalışan bir insan olarak bugüne kadar hayatımda hiç kişiliğime doğrudan hakaret edildiğine tanık olmamıştım. Oysa bir akademisyen ortada hiçbir şey yokken kendinde bu hakkı görmüştü ve ağza alınmayacak bir üslupla bana yüklenmişti.

Normal bir öğrenci belki bu konuyu gider hoca ile yüz yüze görüşür ve çözmeye çalışırdı. Ancak açıkçası bu benim hazmedebileceğim bir durum değildi. Hocaya kimsenin çalışmasını küçük görmediğimi izah eden iki mesaj yazdıktan sonra (aslında bu itham o kadar yersizdi ki; çünkü daha o Cuma günü işten bir fırsat bulup başka bir öğrencinin tez savunmasına katılmıştım, üç-beş kelam öğrenirim diye; ayrıca çalışan bir insan olarak kendi konumla ilgilenmeye ancak gücüm yetiyordu) hocaya, kendisinden çok şey öğrendiğimi belirten ve okulu bıraktığımı belirten bir mesaj attım ve okulu bıraktım.

Bu anlattığım olayın üzerinden neredeyse 6 ay geçti. Hocanın bana tepkisi üzerinde çok düşündüm. Hala çok anlamış ve anlamlandırabilmiş değilim. Ama bana göre bilgi insanı daha zarif ve mütevazı bir insana çevirmeli. Akademik danışmanı olduğu öğrencisini, sırf yaklaşımında ısrar etti diye, makamıyla ezmeye çalışan bir insana dönüştürmemeli.

Hocaların birçoğunda garip bir kibir görüyorum. Öğrencilerden sanki başka bir oksijen soluyorlar.  Bazıları mesaj attığınızda geri bile dönmüyorlar, bazen tek amacım eski bir hocanın halini hatırını sormak olsa bile. Ve doktoraya ikinci defa tövbe ettim.

 

Son bir not olarak; öğrencisiyle yakından ilgilenen tüm hocaları tenzih ederim. Bu kötü deneyimin dışında, tanıdığım ve gerçekten eli öpülecek insan dediğim iki üniversite hocasının yeri bende bambaşkadır.

 

Madem olan olmuş artık, ayrıca son bir not olarak da; bilimin temelinin soru sormak olduğunu düşündüğümü belirtmek isterim. Bir öğrenci, kendisi soru sormazsa, hangi konuda neyi araştıracağını bilemez ki? Ancak başkalarının (genelde yurtdışında) yaptığı çalışmalar üzerinde yerel varyasyonlar üretebilir. Oysa gözlemlediğim kadarıyla bizim akademik dünyamızda öğrenciden soru sorması beklenmiyor, sadece kendisine öğretilen teknikleri yine kendisine verilen bir durum için kullanması isteniyor. Hatta bazen temel soruları sorup kendisi çözüm getirmek isterse de küstahlıkla suçlanıyor. Bence bunun temelinde ise özellikle en başarılı dediğimiz ve tüm eğitim programını yurt dışına göre endeksleyen ve İngilizce eğitim veren üniversitelerde ders veren hocaların, farkında olmadan içinde bulundukları milli kompleksten başkası değil.

 

Kaynak: Milliyet

       

BENZER HABERLER