reklam
reklam
Akademik Personel | 03 Aralık 2016, Cumartesi

Plaza Kadınları Hakkında İki Acımasız Roman

10 Haziran 2014
Resim bulunamadı
       

Hakan Bıçakçı’nın ve İngiliz yazar Jonathan Lee’nin yeni romanları şaşırtıcı biçimde benzer iki hikâye anlatıyor. Doğa ve Joy’un plazalardaki hırslı hayatları onları birer trajik kahramana dönüştürüyor.

 

İngiltere’de ve Türkiye’de iki plaza kadını arasında ne fark var? Hakan Bıçakçı ve Jonathan Lee’nin şaşırtıcı derecede benzeyen romanlarından anlıyoruz ki pek yok. Çünkü ‘plaza kadını’, çok çalışma, çok tüketme ve neticede kendini tüketip bitirmeye dair evrensel bir kavrama dönüşmüş vaziyette.

‘Joy’un Son Günü’nü yazan Jonathan Lee, adını duyurmuş genç bir İngiliz yazar; 1981 doğumlu. ‘Doğa Tarihi’ ise bizim genç kuşak yazarların en sevilenlerinden Hakan Bıçakçı’nın yeni romanının adı. Bıçakçı, 1978 doğumlu. 30’lu yaşlarındaki bu iki yazar da 90’ları ve 2000’leri beyaz yakalı çalışanların ekonomilerin lokomotifi ilan edildiği, küreselleşmenin ofislerdeki çalışma ve yaşama biçimlerini tektipleştirdiği dönemleri gayet iyi biliyorlar.

Jonathan Lee’nin romanı İngiltere’de 2012’de yayımlanmış. Türkçesi, Hakan Bıçakçı’nın kitabıyla neredeyse aynı zamanda çıktı. Kahramanların her ikisi de, Doğa da Joy da birer plazada çalışıyor. İkisi de kariyerlerinin 10. yılında, ikisi de çook çalışıyor, ikisi de başarılı, ikisi de güzel ve ikisi de artık çok yorgun.

“Bu heybetli yapının eksi yedinci katındaki havalı bir ofiste çalışıyordu Doğa. ‘High Project’ adlı halkla ilişkiler şirketinde… Onun deyişle ‘PR Ajansı’… Burada üst düzey yöneticiydi. Şirketin kurucusu ve patronu Cengiz Bey’in altındaki iki ‘direktör’den biriydi. On yıldır cam duvarlı, yüksek tavanlı, klima havalı, az eşyalı, ferah odasında sabahtan akşama mesai yapıyordu. Odasında olmadığı zamanlardaysa toplantı odasında oluyordu. Yarı İngilizce yarı Türkçe PowerPoint sunumları eşliğinde. (s.13)” Nasıl göründüğü Doğa için çok önemli. Ofisin koridorlarında yürürken, toplantılarda konuşurken, Facebook’ta ya da bir barda arkadaşlarıyla birlikteyken. Hep güzel, bakımlı ve havalı olmalı. Rakibi Alev’in varlığı hayatındaki en büyük tehdit. Gün geçtikçe sahip olduklarını korumak için kendine daha fazla düşecek, daha güzel, daha zayıf ve daha başarılı olmaya çalıştıkça deliliğin kapısından geçip gidecektir.

‘Doğa Tarihi’nde, ana karakter dışındaki herkes birer gölge gibi. Çünkü onlar Doğa’nın hayatında da öyleler. Annesi hâlâ kendi boşanmasının yasını tutan bir ev arkadaşı, sevgilisi olması gerektiği kadar zengin ve yakışıklı bir adam, en yakın arkadaşlar ise bir iki senede bir değişen birlikte laflayacak kimseler. Daha fazlasına zaten Doğa da izin vermiyor, çünkü kendisiyle o kadar ilgili ki, her şeyi aslında dışarıdan bir film gibi izliyor ama sadece kendisini seyrediyor.

Gelelim İngiliz avukat Joy’a: “Hanger Slyde & Stein ofisleri kendi binalarından daha ince iki cam kule arasında yer almaktadır; Solda Icarus Oteli, sağda işe alımlarını Shoredich’teki bir model ajansına yaptırdığı söylenen bir finans kurumu. (…) On yıl (On yıl! Nasıl geçti bu kadar zaman?) önce bu avluda ilk kez yürüdüğünde işini ya gerçekten sevmeye ya da ondan nefret etmeye karar vermişti. 2001’de tam kırk sekiz stajyerle birlikte işe başlamıştı; o dönemde işe alınanlar arasında bugün hâlâ burada olan dört kişiden biri. (s42)” Doğa’nın tersine Joy’un çevresindekileri iyi tanıyoruz. Çünkü Jonathan Lee, bir tür röportaj kitabı gibi, çevresindekilerle konuşarak Joy’un portresini oluşturuyor. Kitap boyunca yavaş yavaş kafamızda şu sorunun yanıtı şekilleniyor: ‘Joy, hem de terfi aldığı gün nasıl oldu da çalıştığı plazanın ortasına, birkaç kat yüksekten boş bir çuval gibi düşüp paramparça oldu?’ Herkes bunu anlaşılmaz bir kaza olarak görse de biz okurlar Joy’un ‘son gününü’ yaşadığını, bir şeylere niyetli olduğunu biliyoruz. Ve aslında onu tanıyan herkes de kocası, sevgilisi, sekreteri, spor salonu çalışanları bir şeyler olduğunun fena halde farkında; ama o kadar… Zaten kim onunla gerçek bir ilişki kurabilir ki? Haftada 80 saat çalışan, iyi bir evde biraz haylaz entelektüel bir kocayla yaşamanın ve kaçamaklar yapmanın tadını çıkartarak hayata tutunan bir beyaz yakalı o.

Doğa’nın ve Joy’un hayatlarındaki hassas dengeler, birer travmayla altüst oluyor. Babanın ölümü ve kendisine emanet edilen yeğenin kaybolması. Ondan sonrası Doğa için hayattan tamamen koptuğu bir delilik süreci. Joy ise tutunamayacağını bile bile, hayatı zorlamaya devam ediyor; umudunu kaybedene kadar.

Hüzünlü değil ama acıtıcı romanlar bunlar. Tıpkı ‘plaza kadınları’na yakıştırdığımız hayatlar gibi. İyi eğitim, iyi maaş, iyi ev, güzel bir aile. O bir ideal insan. Kent hayatının sunduğu bütün nimetlerden yararlanan, eğlenen, seyahatler, tatlı tatiller yapan beyaz yakalılar. Tabii ki her şeyin bir bedeli var. Hırslı olmak, hep daha fazlasını istemek, ille de yükselmek, ille de daha çok kazanmak, bunun için hep çok çalışmak, iş yerinde kendini bir köpek balığı havuzunda yapayalnız, dışarıda zamanı bile parayla satın almaya çalışan umutsuz bir insan gibi hissetmek. Türkiye’den İngiltere’ye hep birbirine benzeyen, bütün kuralların ve yaşama biçimlerinin belirlendiği bir hayatın içinde ‘başarı’ denilen o şeyin tek tanımına yapışıp gitmek. İçten içe bir şeylerin yanlış gittiğini düşünmek ve hayattta daha anlamlı (neyse o?) bir şeyler yapmanın hasretini çekmek, bir gün emekli olup o şahane şeylerle uğraşmanın hayalini kurmak. Kadın ya da erkek zamanımızın beyaz yakalısı. Tatil paketlerinin, güzel evlerin ve arabaların, dev konserlerin ve işin aslı bu romanların, yazıların hedef kitlesi.

Hepimizin gözünü diktiği, bir parçası olduğu, teğet geçtiği ya da kesişim kümeleri kurduğu beyaz yakalılık hali, meseleye döndüğünde nedense kadınlar için daha trajikleşiyor. O Faustvari karakter, hırslı, hayatından vaz geçmiş insan, erkek değil de kadın olduğunda daha çarpıcı bir hal alıyor. Belli ki iş hırsının erkeklerin üzerinde daha iyi durduğunu düşünüp kadınlar için daha çok üzülüyoruz. ‘Plaza kadını’, erkek versiyonundan hep daha acıklı görünüyor.

Romanlara dönelim. Hem Doğa’nın hem de Joy’un kahramanı oldukları kitaplara kendi isimlerini de vermeleri birer tesadüf değil: ‘Joy’un Son Günü’ ve ‘Doğa Tarihi’. Çünkü onlar yazarları için birer trajedi kahramanı, yaşadıkları hayatların mükemmel birer simgesi. Tercih ettikleri, bir parçası oldukları o kötü hayatın cezasını çekmeye yazgılı kadınlar. Sanıyorum ki kendilerini yaratan erkek yazarlardan bu kadar sert ve acımasız muamele görmelerinin nedeni de bu…

 

Kaynak: Cem Erciyes – Radikal

       

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum Yaz