reklam
reklam
Akademik Personel | 04 Aralık 2016, Pazar

Önce Akademisyen Bulunur Sonra Kadro Açılır

20 Mart 2014
Önce Akademisyen Bulunur Sonra Kadro Açılır
       

Akademik kariyer yapmak zor bir süreç. Yüksek lisans bitirilecek, doktoraya başlanacak, çeşitli sınavlar verilecek sonra da kadro beklenecek. Kadro açılsa bile girip girilemeyeceği şüpheli. Her şeyi usulüne göre yerine getirseniz de önünüzü tıkayan bazı engellerle karşılaşabilirsiniz… Bunlardan biri de üniversitelerin çıktığı kişiye özel akademisyen ilanları…

Akademik kariyer yapmak isteyen gençleri zor bir süreç bekliyor. Bir tür ‘akademik komando parkuru’. İyi bir üniversite bitecek, iyi bir yüksek lisans, arkasından doktora… Bu arada sınavlara girilecek, yeterli puanlar alınacak (mümkünse ilgilendiğiniz bölümden bir hocanın desteği kazanılacak), dosya hazırlanacak, kadro beklenecek (veya sizin için kadro açılmasının yolu bulunacak), başvuru yapılacak, mülakata girilecek ve akademik kariyere ilk adım atılacak. Ama iş bununla da bitmiyor. Doçent unvanı almak akademik çalışmalar yapmak, devlet sınavında başarılı olmak, gene kadro bulmak. Bulabilirseniz tabii ki. Ardından profesörlük. Uzun, zor, yorucu ve karmaşık bir süreç. Özetle, akademik kariyere giriş ve yükselme kuralları son derece katı. Ancak, işi daha da zorlaştıran ‘yazılı olmayan’ bazı uygulamalar da var.

‘Önceden kimin alınacağı bilinen kadro ilanları’ gibi mesela! Geçen sene Rize’deki Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi ile ilgili bir haber çok tartışıldı. Üniversitenin akademik personel alımı için gazeteye verdiği ilanda, bu görevlere alınmasına önceden karar verilen akademisyenlerin adı da yanlışlıkla yazılmıştı. Yani bu ilanın bir ‘danışıklı dövüş’ olduğu meydana çıkmıştı. Durumdan haberi olmadığını söylese de rektör istifa etmek zorunda kaldı.

 

Kendi öğrencilerine kötü tohum diyorlar

Aynı ilana ‘istenmeyen’ adayların da başvurmasını engellemek için sık başvurulan yöntemlerden biri de, gazetelerde ilan edilen şartların arasına, alınmak istenen adaydan başkasında bulunmayan özellikler koymak. Mesela, Adana Bilim ve Teknoloji Üniversitesi tarafından verilen bir ilandaki ‘sırt çantalı turistlerin seyahat motivasyonları konusunda doktora yapmış olmak’ şartı gibi. (Hürriyet, 7 Mart 2013) YÖK kayıtlarına göre, Türkiye’de bu şartı taşıyan tek bir öğretim üyesi mevcut idi. İşe alınmak istenen akademisyen.

Yurtdışındaki üniversitelerde akademisyen alımı çok farklı. Yıldız Teknik Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. İsmail Yüksek ile ODTÜ Mimarlık Tarihi’nden Prof. Dr. Ali Uzay Peker’in verdikleri örneği aktaralım. Her iki hoca da yurtdışında pek çok üniversitenin (‘kötü tohum’ diye niteledikleri) kendi mezunlarını akademik kadroya almaktan kaçındıklarını, ‘Zaten bizden yetişti, bizim mantığımızla çalışıyor. Bunun yerine dışarıdan taze kan getirelim’ diye düşündüklerini söylüyorlar.

Tabii ki üniversitelerin, bölümlerin istedikleri birlikte araştırma yapmak, eğitim vermek için uyumlu çalışacakları akademisyenleri almak istemeleri kadar doğal bir şey yok. Bu durumda ilan, jüri ve mülakat şartı, belli bir akademisyeni almak isteyen üniversiteleri bu tür ‘kanuni hilelere’ zorluyor. Bunu görmezden gelmek mümkün değil. Ancak bu yöntemler her zaman akademik endişelerle uygulanmıyor. Tarikatların, siyasi parti ve akımların üniversitelerde kadrolaşmak için başvurdukları yöntem aynı. Nüfuz sahibi birinin bir yakınını üniversiteye yerleştirmek için kullanılan yöntem gene aynı.

 

Anadolu’da akademisyen bulmak zor

Personel alımı ‘danışıklı’ ise, prosedür hızlı işliyor. İstenmeyenlerin cesaretini kırmak için zorluk çıkarılıyor. Üniversiteye eleman alımında işlerin profesyonelce yapılamamasının bedelini öğrencilerin ve toplumun ödediğini belirten ODTÜ Mimarlık Tarihi Prof. Dr. Ali Uzay Peker, kimin alınacağının önceden belirlenip sonra ilana çıkılmasının kanunsuz oluşunun ötesinde, akademik açıdan önemli bir konuya dikkat çekiyor. Prof. Peker, üniversiteler özerkleştirilip rekabete açılırsa, akademik personelini bu yöntemlerle alan üniversitelerin eğitim kalitesi olarak diğerlerinden geri kalacaklarını, uluslararası kurumlar haline gelemeyeceklerini, mahalli kalıp ulusal bir üniversite bile olamayacaklarını ve bu şekilde silineceklerini söylüyor.

Eski İTÜ Rektörü, bugün MEF Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Muhammed Şahin bu konuyu başka bir açıdan değerlendiriyor. Özellikle Anadolu’daki üniversitelerde öğretim üyesi bulma konusunda sıkıntı çekildiğini belirten Şahin: “Anadolu’da hemen hemen her şehirde üniversite var. Hangi yetkinlikteki öğretim üyesinin kadroya alınacağı tartışılmadan bölümler açılıyor sonra da öğretim üyesi yok deniyor. Burada üniversitenin önceden anlaştığı akademisyenler olabiliyor. Anadolu’daki üniversiteler kendileriyle çalışmak isteyen akademisyenleri elbette kaçırmak istemiyor. Bu da zaman zaman kişiye özel kadro gibi görülebiliyor.”

 

GİRİŞ MAAŞLARI NE KADAR?

Yeni başlayanlar için maaşlar şöyle (devlet üniversitelerinde) Araştırma Görevlisi: 2.300 TL Yardımcı Doçent: 2.800 TL Doçent: 3.400 TL Profesör: 4.800 TL Vakıf üniversitelerinde ise bu miktarın iki, üç katı ve fazlası olabiliyor.

Yönetime biat etmeyene kadro yok

Sıkıntı, seçilecek akademisyenle de bitmiyor. Kadronun açılması, neye göre, ne zaman açılacağı da ayrı problem. Özellikle devlet üniversitelerinde kadrolar her zaman gerçek akademik ihtiyaçlara bakılarak açılmıyor. Prof. Şahin vakıf üniversitelerinde yönetimin sene sonunda rapor vermesi ve her kadronun neden açıldığını, maliyetini anlatabilmesi gerektiğini hatırlatıyor. Yani vakıf üniversiteleri Şahin’in deyimiyle ‘özel sektör mantığıyla’ çalışırken, devlet üniversitelerinde kamu kaynağı kullanıldığı için daha az titizlenerek kadro açılabildiğini söylüyor. Bunun sonucu da eğitim kalitesinin düşmesi.

Prof. Şahin bu yanlış uygulamaların bir sakıncasının daha olduğunu vurguluyor: Üniversite eğitimini Türkiye’de yapmış olanlar, kurumların nasıl işlediğini bildikleri için sisteme adapte olabiliyor. Ancak yurtdışında okuyup Türkiye’ye gelenler bu ‘alaturka’ sisteme uyum sağlayamıyor: “Yapabilirse akademisyen oluyor ama yönetime biat etmezse kadro veya proje desteği alamıyor, kariyerinde ilerleyemiyor. Ya o hayata katlanıyor ya da ayrılıyor.” Prof. Şahin bu üzücü durumun son zamanlarda yaygınlaştığını söyleyerek, tek kuralın ‘akademik yetkinliklere bakarak’ akademik eleman almak ve yükseltmek olması gerektiğini hatırlatıyor. Türkiye’de yüksek eğitime ayrılan kaynağın eskisine nazaran çok olduğunu, ama bu yanlış kaynak kullanımı sebebiyle karşılığının alınamadığını söylüyor:

“Ekonomik krizlere rağmen devlet eğitim için ayrılan kaynağı kesmedi ama karşılığını da bulamadı. Bunun nedeni zaman zaman akademik yetkinliklere bakılmaksızın atanan yöneticiler ve akademisyenlerdir.’’

Tabii ki bu yanlış uygulamalar sonucunda akademisyenlerin (pek çoğunun) yetkinliği yetersiz kalıyor. Gerçekten araştırma yapmak, uluslararası sempozyumlara katılmak isteyenler kaynak bulamıyor. Vasıflı olanların haksız yükselmeler karşısında şevki kırılıyor. Bu şartlarda yurtdışından yerli veya yabancı akademisyen getirmek, gelenleri burada tutmak zorlaşıyor. Özetle, personel alımı ve yükselmelerinde tek kriteri akademik başarı ve çalışma olmayan bir üniversitenin değil 21’inci yüzyıla ayak uydurması, ayakta kalması bile mümkün değil. Türkiye’deki çok başarılı üniversitelerin ‘herkesin bildiği’ sırlarından biri de, akademik personel konusundaki ciddiyetleri.

 

SÜREÇ NASIL İŞLİYOR?

* Doktorası devam eden öğrenci ve doktorasını tamamlayan mezunlar (kadrolu ve ücretli olarak) Öğretim Görevlisi olabilir. Öğretim Üyesi (Yardımcı Doçent, Doçent, Profesör) olmak için ise doktora şarttır.

* Akademik kariyer yapmak isteyenlerin doktorasını tamamlaması, ALES’e (Akademik Personel ve Lisansüstü Eğitimi Giriş Sınavı) girerek yeterli puanı alması ve üniversitelerin belirlediği diğer şartlara haiz olması gerekiyor.

* Bu şartları yerine getiren adayın, ilgilendiği üniversitenin ve bölümün kadro ilanlarını takip etmesi ve başvuru yapması gerekiyor.

* Akademik kadro ihtiyacını bölümler belirliyor, dekanlığa bildiriyor, dekanlık da rektörlüğe bildiriyor.

* 2547 sayılı kanuna göre devlet ve vakıf üniversitelerinin akademik personel alımında uymaları gereken kurallar aynı, ancak uygulamada farklılıklar var. Devlet üniversitelerinde, bölümler akademisyen ihtiyaçlarını rektörlüğe bildirirler. Üniversite Yönetim Kurulu’na gelen personel talepleri incelenerek karara bağlanır. Açılmasına karar verilen kadrolar YÖK’ün onayına sunulur. YÖK’ün onayından sonra gazetelere ilana çıkılarak alım süreci başlatılır. Başvuruların ardından Üniversite Yönetim Kurulu kadronun özelliğine göre jüriler oluşturur. Adayların başvuru dosyalarını inceleyen jürilerin görüşü doğrultusunda Üniversite Yönetim Kurulu rektöre önerilerde bulunur. Atamayı rektör yapar. Vakıf üniversitelerinde ise bölümler akademik personel ihtiyaçlarını rektörlüğe bildirir. Rektörlük ihtiyaçları bütçelendirerek Mütevelli Heyeti’ne sunar. Onayın ardından gazeteye ilan çakılarak alım süreci başlatılır. (Vakıf üniversiteleri için YÖK devreye girmez.)

* Ayrıca her üniversite senatosunun yükselme ve atama kriterleri farklıdır. Bu kurallar Resmi Gazete’de ilan edilen kurallardır. Bu andan itibaren bütün atama ve yükselmelerin bu kriterlere göre yapılması gerekir. İlgili kişinin hangi üniversiteye başvuracaksa onun atama yükselme yönergesine bakması ve ilgili kadronun kriterlerine göre dosya hazırlaması gerekiyor.
* Artık bütün akademik personel SGK kapsamında, ancak devlet üniversitesinde kadrosu olanlar memur statüsündedir. Devlet üniversitelerinde doçentlik ve profesörlük kadroları daimi statüdedir. Vakıf üniversitelerinde ise kadrolar daimi statüde olmayıp, sözleşme süresi ile sınırlıdır.

* Öğretim Üyesi Yardımcısı olarak geçen Uzman, Okutman ve Araştırma Görevlileri kendi adlarına ders veremezler. Öğretim Üyesi olan Yardımcı Doçent, Doçent ve Profesörler ile Öğretim Görevlileri ders verebiliyor.

* Doktorasını bitirenler Öğretim Görevlisi olabilecekleri gibi, gerekli şartlara haiz olmak, kadro bulmak ve kabul edilmek şartıyla akademik kariyerlerine Yardımcı Doçent olarak başlıyorlar. Şartları yerine getirerek doğrudan (Yardımcı Doçentlik yapmadan) Doçent unvanı almak da mümkündür.

* Kadro üniversite içinden bir akademisyenin yükselmesi için talep edilmiş ve açılmışsa, ilgili akademisyenin yeterli etkinlik ve yayını tamamlayıp dosyasını bölüm başkanlığına teslim etmesi gerekiyor, sonra prosedür işlemeye başlıyor. Bu kadrolara dışarıdan başvuranların dosyasını aynı şekilde bölüm başkanlıklarına teslim edip kendilerini tanıtmaları daha sonra gazetelerde ve internette çıkan ilanları takip etmeleri gerekiyor.

* Doçent olmak isteyen Yardımcı Doçentler (veya doğrudan Doçnt olmak isteyenler), Üniversitelerarası Kurul’un (ÜAK) belirlediği kriterleri yerine getirmek şartıyla doçentlik dosyası hazırlıyorlar. ÜAK’a gönderip başvuru yapıyorlar. ÜAK bir jüri belirliyor. Aday, dosya kabul edilirse mülakata giriyor. Aynı jüriyle 3 mülakat hakkı var. Başarılı olursa Doçent unvanı alıyor. Ardından Doçent olarak görev yapmak üzere kadro için bir üniversiteye başvuruyor. Veya kendi üniversitesinde Doçent kadrosuna atanması için rektörlüğe başvuruyor.

* Doçentlikte 5 yılını tamamlayan ve gerekli çalışmaları yapanlar üniversitenin yetkili mercilerinin kararıyla Profesör unvanı alabiliyorlar. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden Prof. Dr. Suat Gezgin ve İstanbul Bilim Üniversitesi Personel Daire Başkanı Nejat Uyar’ın katkılarıyla

Kaynak: Hürriyet

Haber: Zeynep Mengi

       

Yorumlar

  1. Kuskan12 diyor ki:

    Ben bir kaç tane öypli tanıyorum. Adamların akademisyenlikle alakaları yok istifa etmeyi de düşünüyorlar. Sadece ales, lisans ortalamaları ve yds puanları yüksek diye yerleşmişler. Onunla akademisyen olunmayacağını bu işin ilgi merak ve sevgi gerektirdiğini anlamamız lazım ya da bunları göz önünde bulunduran bir seçme sistemi?

  2. Faruk Kaldıran diyor ki:

    Sondan ikinci paragraf eksik. Doçent ünvanı alan bir akademisyen üniversitesine başvurur. Sonra da üniversitesi bütün Türkiye’deki doçent ünvanlı kişilerin başvurabileceği bir kadro açıp bunu ulusal bir gazetede ilan eder. O esnada o kadroya başka bir doçent başvurduysa başkası da alınabilir. Nasıl Washington büyükelçisini atamak için gazeteye ilan vermiyorsak, ya da genelkurmay başkanı generaller arasından gazete ilanıyla atanmıyorsa akademik yükseltme de YÖK’ün sınavlarını ve şartlarını geçmek şartıyla üniversitelere bırakılmalıdır. Yani Doçentlik olanlardan Profesörlük şartını sağlayanların geçişini inisiyatif kullanarak üniversite yapmalıdır.

  3. asım diyor ki:

    ALES Kaldırılmalı,Meslek sınavı yapılmalı.Ben sözelci olarak Niye akademisyen olmak için,MATEMATİKten sınanıyorum.NE ALAKA? Ne kadar İlkel bir sistem.Bu işten kim sorumlu ya.. 4 yıl boyunca matematik bilgim fakültede sınanmıyor fakat sonradan bir sart getiriliyor ALES akademisyen olamıyorum.Adalete bak..

    1. handan beyaz diyor ki:

      çok haklısın asım.türkçe-matematikten çok iyi anlamak akademisyen olabilmek için önümüze sürülen bir şart olmamalı.

  4. ahmet diyor ki:

    türkiye ‘de akademisyen olmak için başarılı olmak, bölümü iyi dereceyle bitirmek gerekmiyor. yeter ki tanıdığınız hoca olsun, mülakatlarda almak istedikleri kişilere istedikleri puanı veriyorlar. devlet ya da vakıf üniversitesi arasında hiç fark yok . örneğin Ankara üniversitesi hukuk fakültesindeki yüksek lisans- doktora öğrenci alımlarında ve araştırma görevlisi alımlarında puan bile açıklanmıyor. ales, yabancı dil puanı, mezuniyet notu hiç açıklanmadan sadece kazananların ismi yer alıyor. hocalar da tanıdıklarını, bürolarında staj yapan stajyerleri dolduruyor. gerçekten hakeden başarılı öğrenciler ise giremiyorlar. buranın adı da HUKUK fakültesi. deniz hukukuna asistan olarak giren kız hocanın bürosunda stajyerdi. bu sadece bir örnek. yüksek lisansa girenlerin çoğu da hocaların yakınları, tanıdıkları. ülkenin en köklü hukuk fakültesinde durum bu. gerisini siz düşünün.

  5. maraba kısmı diyor ki:

    “Ekonomik krizlere rağmen devlet eğitim için ayrılan kaynağı kesmedi ama karşılığını da bulamadı” ifadesi devletin üzerine düşen her şeyi yaptığı ancak akademisyenlerin bu yozlaşma halinden kurtulmak istemediği gibi bir anlama yol açabilir. Halen 80 döneminin idare sistemiyle yönetilen bir camiadan kendisine çeki düzen vermesini istemekle kanserli bir hastanın kendi kemoterapisini kendisinin yapmasını beklemek arasında mantık olarak pek bir fark görememekteyim.

  6. uğur diyor ki:

    Okutmanlar kendi adlarına açılmış ders verirler.

Yorum Yaz