reklam
reklam
Akademik Personel | 11 Aralık 2016, Pazar

Öğretim Üyeleri Kitap Yazmaktansa Makaleyi Tercih Ediyor

22 Nisan 2014
Öğretim Üyeleri Kitap Yazmaktansa Makaleyi Tercih Ediyor
       

Kitap yazmayı prestijli bir iş haline getirebilmek de gerekiyor. ‘De’ değil hatta ‘öncelikle’ bu prestij meselesi önemli.

Çok kötü üniversite ders kitapları var. Evet, sadece ‘kötü’ değil ‘çok kötü’. Sağ olsunlar öğretim üyeleri davet ediyorlar; çeşitli üniversitelerde konuşmalar yapıyorum. Böylelikle Türkiye’nin çok farklı üniversitelerini görme ve meslektaşlarla sohbet etmek fırsatım oluyor. Meslektaş sohbetlerinde çok sık yakınılan bir sorun olarak beliriyor ‘çok kötü kitap’ sorunu. Dikkat ederseniz ‘damardan’ geleceğimiz ile ilgili bir sorun bu. Beşeri sermayemizin niteliğini yakından ilgilendiriyor. Bu sorunun çözümünü sağlayacak adımların atılması müthiş bir çaba ve kaynak gerektirmiyor. Ancak olmuyor; öğrenciler çoğu zaman bu kitapların ‘bilgi’ bombardımanı altında kalıyorlar. Yazık oluyor.

‘Yapısal reform’ denildiğinde, çoğunlukla ‘kimliği belirsiz’ sihirli çözümlerin kastedildiği düşünülüyor. Türkiye’nin en büyük yapısal sorunu ne diye sorsanız ekonomistlere, büyük bir çoğunluğunun yetersiz ve kalitesiz eğitime işaret edeceğini sanıyorum. Zira yapılan çalışmalar, ‘orta gelir tuzağı’na saplanıp kalmış ülkelerin ya da farklı bir ifadeyle zengin ülkelerle aralarındaki gelir farklılığını kapatamayan ülkelerin en belirgin ortak özellikleri olarak bu soruna işaret ediyorlar. Üniversite ders kitaplarının kalitesi de doğrudan eğitimin kalitesi ile ilgili bir sorun. Alın size bir yapısal reform alanı. İngilizce eğitim yapan üniversiteler için bu sorun hemen hemen yok. Sonuçta herhangi bir ders için İngilizce yazılmış birden fazla kaliteli ders kitabı var. Sorun Türkçe eğitim yapan üniversiteler için geçerli. Öncelikle iyi öğretim üyelerinin kitap yazmaya teşvik edilmeleri gerekiyor. Ders kitabı yazmak hem önemli bir deneyim hem de uzunca bir süre gerektiriyor. Çoğu öğretim üyesi bu uzunca süreyi göze almıyor; o sürede merak ettikleri soruların peşinde koşturmak ve koşuşturmadan bir akademik makale çıkarmak onlara çok daha cazip geliyor.

Teşvik denilince sadece ve öncelikle işin maddi boyutu akla gelmesin. Ama maddi boyuta ilişkin bir örnek vererek başlayayım. Eli yüzü düzgün bir kitap çıkarmak istiyorsunuz diyelim. İyi bir yayınevi ile anlaştınız. Kitap taslağını yayınevine teslim ediyorsunuz. Yayına hazırlamak, bastırmak ve dağıtılmasını sağlamak onların işi. Bunun size brüt parasal getirisi kitabın satış fiyatının yüzde 8’i. Neti herhalde yüzde 7’ye falan geliyordur. Sonuçta kitabınız yılda bin adet bassa ve 30 liraya satılsa, bir yılda 2100 lira elinize geçecek. Bu, bir devlet üniversitesinde çalışan bir profesörün aylık maaşının yarısından da az.

Dolayısıyla, salt maddi açıdan bakıldığında, iyi kitap yazılmasını teşvik edecek bir ortam olmadığı ortada. Onca zamanı ‘harcayıp’ kitap yazacağınıza, ‘sıfır’ maddi getirisi olan ama hele bir de çok prestijli dergilerde yayına kabul ediliyorsa, akademik açıdan en büyük tatmini sağlayan akademik makale yazarsınız. Çok sayıda akademisyen arkadaşım var. Çoğu heyecanla yeni çalıştıkları (tekraren; sıfır maddi getirili) akademik makale taslakları hakkında konuşurlar. Buna karşılık (yarım aylık maaş kadar maddi getirisi olan) yazmakta olduğu bir kitaptan söz eden pek bir arkadaşım olmadı bugüne kadar.

Demek ki işin sadece maddi boyutu yok. Kitap yazmayı prestijli bir iş haline getirebilmek de gerekiyor. ‘De’ değil hatta ‘öncelikle’ bu prestij meselesi önemli. Bu size garip gelebilir; “kitap yazmak nasıl prestijli bir iş olmaz ki?” diye sorabilirsiniz. Azımsanmayacak sayıda kötü kitabın olması bu soruyu soranları düşündürtmeli öncelikle. Demek ki kalemi her eline alan kitap yazabiliyor (elbette özgür bir ülke burası; yazabilir), bir yayınevi bulup bastırıp dağıtabiliyor (burası önemli) ve de o kitaplar üniversitelerde okutulabiliyor (burası da önemli). Devam edeceğim.

Yazar: Fatih ÖZATAY

Kaynak: Radikal

       

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum Yaz