reklam
reklam
Akademik Personel | 04 Aralık 2016, Pazar

Bir Sınav Yaptım, Hayatım Değişti…

1 Haziran 2014
Bir Sınav Yaptım, Hayatım Değişti…
       

Dr. Çiğdem Boz, başlığı kendisi önerdi. Soma’da madenden kurtarılıp, ambulansta sedye kirlenmesin diye çizmesini çıkarmayı öneren işçinin duyarlılığını final sorusu olarak öğrencilerine yönelten iktisatçı Boz’la o soruyu, o soruya giden hayatı, akademiyi, “ne yapmalı”yı konuştuk.

Yazar: Didem Ülüş

Kaynak:  soL Portal
Bugünlerde çok fazla sorulmuştur bu soru ama neden böyle bir sınav sorusu hazırladınız?
Soma faciası bizim final sınavları dönemimize denk geldi. Olaydan sonraki ilk sınavım buydu ve başka bir şey sormak içimden gelmedi açıkçası. Elbette bu kadar ses getireceğini tahmin edemezdim… Dahası, birden büyük bir misyonun içinde buldum kendimi. Oysa kimseye bir ders veya mesaj vermek niyetim yoktu. Çok bencilce bir dürtüden dolayı kaleme aldığım yazının çoğu insan tarafından “duyarlı” bir davranış olarak görülmesi şaşırttı beni. Bencilceydi diyorum, çünkü kendi içimi rahatlatmak, yıllardır disiplinimle ilgili kafamı kurcalayan şeyleri dışa vurma güdüsüyle bir çırpıda yazılmıştı. Ama ister istemez akademiden bir ses olarak görüldü. Haddimi aşarak, özelde iktisat biliminin genelde ise akademinin sorgulanmasına yol açmış olma ihtimalim için de tüm meslektaşlarımın affına sığınırım.

‘Bir öğrenci eleştirdi’

Soruyu biraz açabilir misiniz?
Sorunun iki ayağı vardı. Birincisinde, gerçek insanların standart iktisat kitaplarındaki insan tarifine uymadığından yola çıkarak “iktisadi adam”ı tartışmalarını istedim. İkincisinde ise o maden işçisi gibi kendinden önce kamu malını düşünmenin “diğerkam” bir davranış niteliğinde görülebileceğinden yola çıkarak, böyle insanların sayısını artıracak bir ekonomik sistem önermelerini istedim.

Sınavda bir öğrencim buna itiraz etti ve çok güzel bir eleştiri yaptı: “Hocam, bence bu insanları azaltmak için ne yapmalıyız” diye sormalıydınız dedi. Çok haklıydı, istediğini yazmasını söyledim. O maden işçisi bugüne kadar neler yaşamış, nasıl muameleler görmüştü ki kendisini sedyeden daha değersiz görüyordu. “Bu kadar ‘ürkek’ bir insan tipi nasıl bir ekonomik sistemin ürünü olabilir?” diye sormalıydım soruyu belki de.

Peki gelen tepkiler nasıl?
Çoğunlukla iyiydi. Türkiye’nin dört bir yanından, çok değişik kesimlerden olumlu tepkiler aldım. Bunlardan beni en sevindireni, farklı alanlarda okuyan öğrencilerden aldıklarımdı. Bilirsiniz, biz toplum olarak “duygusal” bir görünüm sergilesek de, duygusallığı zayıflık olarak görürüz. O sınav sorusunda çok “zayıf “ bir hoca gördü çocuklar ama bunu sevdiler sanırım. Eleştirenler de “bilim dışı” bulduklarını, “ajitatif” olduğunu belirtti.

‘Unvanlar havalı ama…’

Sınav aracılığıyla yaptığınız özeleştiri akademiden bir ses olarak görüldü. Akademide başka sesler de yok mu?
Olmaz mı? Maden işçilerinin vahim durumuna baktıkça diğer emekçilerin çalışma şartları da tartışılmaya başlandı. Bizler de kendi durumumuzu düşündük bir kez daha. Özellikle de vakıf üniversitelerinde çalışanların durumunu. Akademisyenler olarak ismimizin başına eklenen unvanların bizleri çok havalı kıldığı kesin. Ne yalan söyleyeyim, ben bile etkilendim televizyondaki ismimin anons şeklinden…

İnsan bir süre avutabilir kendini bu egosal tatminle, ama bir süre… Çocuklarınızın kreş veya bakıcı parasının ücretinizin yarısına denk geldiğini fark ettiğinizde, sizinle aynı eğitime sahip, piyasadaki akranlarınızın ve hatta öğrencilerinizin (lisanüstü) sizin iki üç kat daha fazla kazandığını görünce yetmiyor bu egosal tatmin. Sonra da mikro iktisat dersinde ücret teorisi anlatıyorsunuz, karşınızdaki öğrencilerin maaşınızı bilmediğini ümit ederek…

Ne der ücret teorisi?
Mikro iktisat dersi alanlar bilir, emek, üretim fonksiyonuna “L” (Labour) sembolü olarak girer. Yalnız değildir bu fonksiyon parantezinde, yanında baba üretim faktörleri vardır; sermaye, doğal kaynaklar ve girişimci. Ve öğrencinin en iyi anladığı üretim faktörü budur. Çünkü işçi deriz ona. Kısa vadede, bu “L” nin (sermaye miktarı artırılamadığı için) azalan verimlere tabi olduğunu söyler, bazı cebirsel işlemler yaparak, “L”nin marjinal verimini (her bir işçinin üretime katkısı) hesaplar, onun fiyatını (ücret) belirlemiş oluruz. Ne katıyorsan üretime o kadardır senin fiyatın der işin içinden çıkarız.

‘Dikkatli biri sorsa…’

Dikkatli bir öğrenci çıkıp da patronların, işçinin marjinal verimini hesaplayarak mı işçisinin ücretini belirlediğini sorması halinde ne halt edileceği ise pek bilinmez. Allahtan o grafikler ve matematiksel işlemler o kadar komplekstir ki öğrencinin onu idrak edip böyle ters köşe edici bir soru sorması mümkün olmaz…

Sizce akademisyenlerin üretime katkısı ne? Bu katkılarının karşılığını alabiliyorlar mı?
Benim üretime katkımı değerlendirmem pek objektif olmaz ama en objektif cevap bir ATM şubesinde yazılıdır ve hazindir. Aslında sen de üretim fonksiyonuna iliştirilmiş bir “L” harfisindir. Okula giriş ve çıkışlarda kartını basarken “Allahtan kimse görmüyor” diye kendini avuturken yukarıda seni izleyen bir kameraya yakalanırsın apansız. Zihinsel üretim bedensel üretime eşitlenir o anda. Kim demiş kapitalizm eşitsizlik yaratır diye… Kesinlikle sen sadece bir “L” harfine eşitsindir.

Kart basmak derken?
Evet tıpkı fabrika işçileri gibi, hocalar sabah okula girerken ve akşam çıkarken kartlarını basıyorlar. Akademik üretkenliğinize değil de mesai saatleri içinde okulda olup olmadığınıza bakılıyor. “Hiç yayın yapmasan da olur, yeter ki çok derse gir ve mesai saatlerine uy” diyen bir sistem bu.

‘Akademik-işçileriz biz’

İş güvencesi sanırım en büyük problem?
Kesinlikle. Bizler, vakıf üniversitelerindeki akademisyenler, arafta hissederiz çoğu zaman kendimizi. Çünkü bir yandan Yüksek Öğretim Kanunu diğer taraftan İş Kanunu’na tabiyizdir. “Akademik-işçi”leriz aslında. Üstelik sendikalaşma hakkımız da yok. Olabildiğince fazla derse girmek, olabildiğince fazla öğrenciye danışmanlık yapmak sanırım görev tanımımız. Çoğu zaman akademik performansla ilgili olmayan nedenlerden ötürü kapının önüne konuluvermek de cabası.
Bunu bildiği için de susar akademisyen, bir karavanda sıcak yaz akşamları “okul tanıtımı” yapmaya devam eder. Çekirdek çitleyerek sahil yürüyüşü yapan veliler, “çocuğum işletme mi okusun iktisat mı” diye sorduğunda anlatır elinden geldiğince, sonra da velinin “aaa, siz hoca mıydınız?” sorusuna maruz kalır.

Peki tüm bu söylediklerinizden “eğitim özel sektörün eline bırakılmamalı” yargısını çıkarabilir miyiz?
Bu kadar keskin bir şekilde söyleyemem, çünkü bu işi çok kaliteli bir şekilde yapan okullar (az da olsa) var. Ama en azından belli kriterler koymak ve denetimlerin kalitesini artırmak gerekir. Her gün yeni bir üniversite açılıyor görmüyor musunuz? Yakında tüm holdinglerin bir üniversitesi olacak, çoğu prestij için. Ama onlar prestij kazanayım derken akademisyenlik mesleği saygınlığını kaybediyor. En vahimi de bu okulların sadece lisans öğrencisi yetiştirmiyor olması. Lisansüstü eğitim (yüksek lisans, doktora) bir anlamda akademisyen namzetleri yetiştirmek demektir ki, bu programlara alınan öğrencilerin gerek sayıca çok olması gerekse formasyon eksikliği nedeniyle “kalitesiz” akademisyenlerin artmasına neden oluyor bu durum.

‘Kendi hakkımızı bile arayamazken…’

Soma faciasından sonra akademisyenlerin rolü de tartışılmaya başlandı. Sonuçta ana sorumlu siyasi iktidar ve işverenler olsa da mevcut yasaların oluşumunda akademisyenlerin de payı var. Ne dersiniz?
Doğrudur, ben zaten herkesin payına düşenle yüzleşmesi taraftarıyım. Herkes işini ahlak ve vicdan çerçevesinde yapsa keşke. Ama bu sistem herkesi eziyor. Akademisyenler olarak kendi haklarımızı bile arayamazken, maden işçilerinin veya diğer emekçilerin haklarını nasıl arayacağız?

‘Birlikte, ses çıkarmalıyız’

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mıdır?
Soma, hepimize insanı esas almayan bir sistemin eninde sonunda çökeceğini gösterdi. Aslında tüm demek istediğim, her ne kadar yaptığımız işin riskliliği ve tehlikesi bakımından madencilerle kıyaslanamayacak durumda olsak da benzer yanlarımız olduğu. Yani bu sistem, mavi yakalılarla beyaz yakalılar arasında fark bırakmıyor. Mesleğimizin itibarı daha fazla yerlere düşürülmeden akademideki sorunlara el atılması lazım. Bu da ancak birlikte ses çıkararak olacak ama o sesin sahiplerinin bedel ödemeye hazır olması gerekiyor maalesef.

Bu ortamda nasıl ses çıkaracaklar peki?
Bilmiyorum sahiden. Ama herkesin derdini anlatma yolu farklıdır. Mesela ben vakıf üniversitelerinde yaşanan traji-komik olayların geçtiği bir oyun yazıyorum 1 senedir. Oyunun adı “Bir Akademisyenin Kaza Sonucu Ölümü” (Dario Fo’nun izniyle). Olur da bu projeyi sahneye taşıyabilirsem bir farkındalık yaratabileceğimi umuyorum.

       

Yorumlar

  1. uzun diyor ki:

    hiçkimse o sedyeden değersiz değildir. ancak insanların bakış açıları beni şaşırtmaya devam ediyor. olayın kahramanı kendi ifadesiyle, bu ahlaklı davranışı ailesinden çocukluktan beri öğrendiğini, ve bunun bir nezaket olduğunu dile getirdi zaten. eziklikten yapıldığını düşünenlerin bu nezaket kurallarından haberi yok. ahlaklı olmak için ezilmiş mi olmak lazım. çok yalnış bir bakış açısı, bu tamaman aile eğitimi ile ilgili bir davranıştır.

    1. ST4LK3R diyor ki:

      BRAVO HOCAM TEBRİK EDERİM, OLAYIN ÖZETİ BUDUR.

      Bazı çok bilmişler işçinin kendini değersiz hissettiği gibi ucuz, vizyonsuz yorumlar yapmış, olayın özeti budur.

      Not: Forumda büyük yazıyla yazmak bağırmak anlamına gelir 😀

  2. St4lk3r diyor ki:

    İfadeye bakar mısınız?
    “O maden işçisi bugüne kadar neler yaşamış, nasıl muameleler görmüştü ki kendisini sedyeden daha değersiz görüyordu. “Bu kadar ‘ürkek’ bir insan tipi nasıl bir ekonomik sistemin ürünü olabilir?

    Bu olaydan “o işçinin kendisini bir sedyeden daha değersiz gördüğü, korkak olduğu” fikrini çıkaracak kadar hatalı düşünüyor olsaydım kendimi derhal evimin camından aşağı atardım. Vizyona, hayal gücüne, bakış açısına gel.

    1. pppp diyor ki:

      hocamız gayet güzel anlatmış,ağzınıza sağlık 🙂 ortaya koyacağınız projeyi de merakla bekliyorum

    2. serkan diyor ki:

      Harika bir çözümleme! Bu ifadeler belli ki her kulağa uygun ifadeler değil! O evin camından sen kendini at ki, varoluşun için özür dilemek zorunda kalmayalım!!!

Yorum Yaz