Akademik Personel | 17 Aralık 2017, Pazar

Amerika’da Doktora Yapmak -7- Mentörlük

22 Kasım 2017
Amerika’da Doktora Yapmak -7- Mentörlük
       

Yapılacak işiniz çoksa ancak zamanınız yetmiyorsa, fakat bütün bunlara rağmen bir mola verip arkanıza yaslanıp kendinize “neredeyim ben?” diye soruyorsanız, gelin birlikte ve sesli düşünelim.

 

Geçenlerde bir arkadaşım sosyal medya hesabında Barış Özcan’ın “İngilizce’yi Arnold Schwarzenegger’den öğrenmek” videosunu paylaşıp yaşadığı bir olayı anlatmış. Beni hiç şaşırtmayan bu paylaşım ve yaşanmışlık pek çok akademisyenin ya da o yola baş koymuş doktora ve yüksek lisans öğrencilerinin karşılaştığı bir sorundur. Bir kongreye gidilir, sunum yapılır. Kongre İngilizce ise kişi kendi sınırlarını zorlar ve İngilizce sunum yapmaya özen gösterir ve ona göre hazırlanır. Bu arada satır arasında söylemeden edemeyeceğim. Kongre İngilizce ise neden Türkçe sunum yapma konusunda ısrar edilir bunu hiçbir zaman anlayamadım. “Kişi İngilizcesine güvenmiyorsa Türkçe sunmasın mı yani?!” diyebilirsiniz. Haklısınız. Sunsun ama Türkçe bir kongreyi tercih etsin ya da kendini zorlayıp olan İngilizcesiyle sunsun o İngilizce olarak düzenlenen kongrede. Yaşayarak öğrenmeyi teoride bilip pratikte uygulamadığımızın başka bir kanıtıdır bu da. Belki de bu yüzden pek çok akademisyen ülkemizde yapılan yabancı dil sınavlarından geçer puan alıp yardımcı doçent, doçent, hatta profesör olur ama yurtdışına çıkınca dut yemiş bülbül kesilir, kendini ifade edemez ve iletişim kuramaz. Her ne kadar çok sayıda atıflı yayını olsa da acı gerçek, anlatamadığınız ve aktaramadığımız bilimle sınırlı kalır. Uzatmayalım. Yapılan İngilizce sunumun ardından bu genç akademisyen adayının yanına yine kendi ülkesinden ve dilinden birisi gelir ve çalışmanın içeriğine değil, konuşurken yaptığı telaffuz hatalarına takılır ve “bir daha yapma” diye de uyarır sanki karşısındaki kendi çocuğudur ve ona parmak sallayarak uyarıda bulunmakla ona iyilik yapmış olduğunu düşünür. Oysa bir çuval inciri berbat eder; kişinin özgüvenini sarsmakla kalmaz aynı zamanda onun zihnine unutulmayacak bir anı kazır. Yolun başında olan o genç aday eğer benim kadar cazgır değilse sessizce yerine geçer ancak içi içini kemirir karşılık olarak bir cevap veremediği için. İster hiyerarşik düzen anlayışının dayattığı “bu kişi ilerde benim ayağımı kaydırırsa?” korkusundan deyin, ister “saygı” -ki bana göre bu saygısızlıktır iki tarafa da ve güven ortamının olmadığını gösterir- sonuçta “çok iyi İngilizceniz varsa buyurun siz sunun bir de sizi görelim” diyemez o yolun başındaki arkadaş.

 

Bir gerçek var hep söyleyip yazdığım: Biz İngilizceyi denize düşünce yani başka bir ülkeye gidip o dille günlük hayatın içinde haşır neşir olunca öğreniyoruz, en azından benim deneyimim öyle – ve bu tüm diller için geçerli bu arada. Ülkemizde yabancı dilde eğitim veren üniversitelerden mezun olan arkadaşlarımızın bile Amerika’ya geldiğinde kendini ifade etme sorunu yaşadığına ve hatta ilk zamanlar konuşamadığına tanık oldum ben. Kendi adıma konuşmam gerekirse, Amerika’ya ilk geldiğimde konuşulan her şeyi anladığım halde gerçek anlamda konuşmaya başlamam tam üç ayımı aldı! Üç ay boyunca ne kadar acı çektiğimi bir ben biliyorum. İster ODTÜ’de ister Boğaziçi’nde doktora yapın, fark etmez! Lütfen kendinizi Amerika’da ya da başka bir ülkede doktora yapan bir öğrenciyle karşılaştırmayın “telaffuzuna dikkat et, bir daha aynı hatayı yapma. Ben de X üniversitede doktora yaptım” deyip Türkiye’de İngilizce eğitim veren bir üniversiteden bahsederken. Neden mi? Bir kere siz kendi ülkenizde, günlük yaşamda etrafınızda Türkçe konuşulan bir okul ortamında lisansüstü eğitim alıyorsunuz. Takıldığınız her şeyi kendi dilinizde ve anlayabileceğiniz şekilde sorma ve cevap alma şansınız var. İkincisi yurt dışında lisansüstü eğitim alanların pek çoğu 25-30’lu yaşlarda (lisansını yurt dışında tamamlayanlar hariç) yurt dışına çıkıyor ve zamanında günlük hayatında konuşmadığı bir dili yeniden öğrenmeye ve günlük hayatta uygulamaya başlıyor ki bu Türkiye’de lisansüstü eğitim alanların yapmak zorunda olmadığı bir şey. Dikkatinizi çekerim yapmadığı demiyorum. “Yapmak zorunda olmadığı” diyorum çünkü bir mecburiyet söz konusu değil. Örneğin, eve gitmek için minibüse binince “kardeş şuradan Acıbadem’e bir kişi uzatıver” diyorsunuz. Çok şey değişiyor o noktada. Oysa başka bir ülkede yaşarken sadece eğitim hayatında değil, sosyal hayatta da mücadele veriyorsunuz. Üstelik bu yaşam mücadelesini alışık olmadığınız ve yeterince tanımadığınız bir kültürde veriyorsunuz. Amerika gibi bir ülkede bile yaşadığınız bölgeye göre bağlam değişiyor. New York’ta insanlar çok daha direk iken, Orta Amerika’da sizi kırmamak için size iyi şeyler söyleyerek başlıyor kişi sözlerine, yaptığınız işi eleştirirken. Siz de anlamaya çalışıyorsunuz o kişi gerçekten beğendi mi yaptığınız işi, yoksa yerden yere mi vurdu diye. Dolayısıyla aynı ülkede bile farklı anlayışların etkisini görmek ve bunu öğrenmeye çalışmak zaman alıyor. Bu arada ev bulmak, taşınmak, eşya almak, yerleşmek vs. gibi temel işleri ve günlük ihtiyaçları katmıyorum bile işin içine. Çünkü bunları da yaşayan biliyor. “John kardeş bi el at da benim eşyaları taşıyalım” diyemiyorsunuz bir Amerikalıya çünkü “time is money” (zaman para demektir) onlar için. Yardım eden yok mu? Var tabi. O da hep dediğim gibi “it depends” yani duruma göre değişir sayın hocam. Bu arada yanlış anlaşılmaları önlemek adına belirtmeliyim ki Türkiye’deki üniversitelerin eğitim kalitesine falan laf etmiyorum. Sadece diyorum ki “içinde yaşadığınız koşullar önemlidir ve çok şeyi değiştirir” (context matters!).

 

Şimdi neden bu konu! Çünkü bu noktada mentörlük ve danışmanınızın hayatınızdaki rolü önemli. Mentörlük üzerine bir sürü yerli ve yabancı kitap, makale ve köşe yazıları bulmak mümkün. YouTube üzerinden birçok TED talk izlemeniz de mümkün. Hepsinde ortak bir nokta var: Mentörlük önemli ve başarı iyi bir mentörün desteği ile elde ediliyor. Herkes bunu biliyor ancak mentörlüğün lisansüstü eğitimde nasıl uygulandığını, süreçlerin kişilere, zamana ve bağlama göre değiştiğini de unutmamak gerekiyor. Sizi bilemiyorum ancak benim yetiştiğim aile ortamı demokratik olmasına rağmen “başkaları ne der?”, “X kişinin kızı/oğlu şunu yapmış, sen hala şunu yapmadın (buna evlenmek ve çocuk sahibi olmak bile dahil edilebiliyor maalesef)” ya da sınavdan 98 aldığımda “neden 100 değil?” sorunuyla büyüdüm ben. Sorun diyorum çünkü 34 yaşımdan sonra bir başka ülkede kendimi yeniden keşfedip “mutlu muyum?” sorusunu kendime sorduğumda aslında mutluluğun ve bugünkü akademik hayattaki tatminsizliğimin ve işkolikliğimin çocukluk ve yetişkinlik travmalarımla ilişkisi olduğunu fark ettim. İşkoliğim çünkü sabahın kör vaktinde işe gidip gece yarılarına kadar çalışıyorum. Gece uyku arasında uyanıp “şunu da yapmam lazım” deyip yatağımın baş ucunda duran yapılacak işler listesine eklemeler yapıyorum. Akademik tatminsizliğim ise hep daha fazlasını yapmak zorunluluğu hissetmemden ileri geliyor. Bunu söylerken de yanlış anlaşılmasın lütfen. Sorunum “neden tüm derslerim A değil” değil. Aksine, daha çok çalışma yapmak, daha çok iş bitirmek, kriterleri sağlamak vb. Yıllık değerlendirmelerimizin yapıldığı dönemlerde danışmanımızla bir araya gelip durum değerlendirmesi yapılır bizde. Her sene bir ağlama krizine girip kendimden ve akademik başarımdan memnun olmadığımı söylemişimdir danışmanıma, üstelik benim konumumda olan birine göre ortalamanın üzerinde bir CVim olduğu halde. Alanımın bir dergisinin (zaten iki dergisi var) editör grubunda yer almam, Amerikan Eğitim Araştırmaları Birliği’nin kendi alanımda öğrenci temsilcisi olmam, dahil olduğum sosyal sorumluluk projeleri, yazdığım raporlar vs. bunların hiçbiri yetmiyor yani. Danışmanım ise her zaman gülümseyerek beni dinleyip tutamadığım gözyaşlarımı silmem için mendil uzatmıştır ben kendimden ne kadar memnuniyetsiz olduğumu anlatırken. En son bu durum gerçekleştiğinde ve ben danışmanımın odasından ayrılınca sordum kendime: “Neden yetmiyor?” Suçlusu ne annem-babam ne de içinde büyüdüğüm toplum. Ancak bir gerçek var: Biz çocuklarımıza mutlu olmayı öğretmiyoruz. Sormuyoruz hiç kendimize “mutlu muyum?” diye onca hengamenin, beklentinin ve koşturmacanın içinde. Peki, nedir mutluluğun ve akademik başarının mentörlükle ilgisi? Mentörün akademik hayatımızdaki rolü bize nasıl yol gösterir? Herkesin ayrı tekniği, yolu yordamı vardır elbet. Ben iyi mentör modelinden bahsedeceğim deneyimlerime dayanarak.

 

İyi bir mentör öğrencisine/danışanına zaman ayırır. Türkiye’de akademik hayat bazı ülkelerden daha farklı. Örneğin bir hoca hele de İstanbul Ankara gibi büyük şehirlerde yaşıyorsa ve çocuk okuttuğu için ya da daha iyi yaşam standartları için daha fazla para kazanma ihtiyacı hissediyorsa, çok fazla ek ders alıyor ya da özel üniversitelerde ders veriyor. Buna ek olarak bazı hocaların 10’dan fazla yüksek lisans, doktora öğrencisi var mesela. Sadece yemek, içmek, uyumak gibi günlük yaşamsal faaliyetlere harcanan zamanı ve girilen ders saatini (tabi hoca kendi yerine asistanını derse göndermiyorsa) alt alta yazıp toplayınca, bir hocanın öğrencisine/danışanına ne kadar zaman ayırdığı kocaman bir soru işareti. Hele bir de danışmanınız bölüm başkanı ise ya da başka idare görevleri varsa kendisine kısa bir soru sormak için bile tek fırsatınız odasına çay götürmek ve o bahaneyle sorunuzu sormak olabilir. Oysa iyi mentörlük zaman ayırmakla ve öğrenciyi iyi yetiştirmekle mümkün olabilir. Bunu yapan hocalar da var elbet. Örneğin Türkiye’de asistan olduğum dönemde bir başka üniversitede düzenlenen çalıştaya gitmiştim. Alanımızdan (o dönemdeki ilgi alanım) bir hoca Amerika’dan alan uzmanlarını davet etmiş ve kendi çalışmalarına da yer vermişti çalıştayda. Beni en çok etkileyen şey çalıştayın ardından hocanın öğrencileriyle oturup zaman geçirmesi, durum değerlendirmesi yapması ve yürütmekte oldukları çalışmalara ilişkin beyin fırtınası yapmalarıydı.  Hiç alakam olmadığı halde yanlarında kalmış; masalarında oturmuştum hayranlıkla onları dinleyerek. Hoca bir ekip kurmuştu kendine ve mentörlüğün güzel bir örneğini sergilemişti. Çok sayıda çalışmayı eş zamanlı ve iş birliğine dayalı olarak yapıyorlardı. O zamanlar hocanın öğrencisi olan o asistan arkadaşların her biri bugün yardımcı doçent olarak farklı üniversitelerde görev yapıyor.

 

Herkes akademik anlamda bir konuma gelince ne büyük zorluklar çektiğinden ve nasıl badirelerle sıkıntılarla o konumu elde ettiğinden bahseder. Normaldir. Doğamız gereği bununla hem gurur duyar hem de kendimizi takdir ederiz. Ancak orada ince bir çizgi vardır. “Her şeyi kendim yaptım, tırnaklarımla, kazıyarak buraya kadar geldim” derken bile bazı kişilere kredi vermek gerekir. Benim danışmanımın kendi öğrencileriyle oluşturduğu grubun anlayışı ve mentörlük sisteminin işleyişi şudur: Her hafta iki saat süren bir grup toplantısı yapılır. Bu toplantı herkesin programına göre belirlenir, sadece hocanın uygun zamanına göre değil (eşitlik ilkesi!). Her toplantı kısa bir check-in ile başlar. Herkes o hafta boyunca ne üzerinde çalıştığından ve ne kadar yol kat ettiğinden bahseder 10-15 dakikayı geçmeyecek şekilde. Yani tek bir kişi sazı eline alıp toplantının sonuna kadar konuşmaz. Kimse kimsenin lafını kesmez. Saygının bir gereğidir. Asistan diye de kimse fikir beyan edince hadsizlikle suçlanmaz. Destekleyici ve yapıcı bir toplantı anlayışı hakimdir. Gruptaki her öğrenci (yani hocanın danışanları) hocayla birlikte farklı çalışmalara dahildir. İnsanların nasıl oluyor da 40-50 sayfa CVsi oluyor diye merak ediyorsanız, bunun sırrı iş birliği, dayanışma ve iyi mentörlüktür. İyi bir hoca güzel bir ekip kurup grup üyelerini motive eder ve onları akademik olarak destekleyip kendi projelerine dahil eder. İşi onların üzerine yıkmaz. Kontrol hocadadır, proje danışanlardan birinin olmadığı sürece. Hoca da herkes kadar efor sarf eder ve yazarlık kriterleri Amerikan Psikoloji Birliği’nin (APA) kuralları göz ününde bulundurularak düzenlenir. Amiyane deyimiyle “ne kadar ekmek o kadar köfte!” Her hafta aynı toplantı kapsamında check-in den kalan zaman dilinde (en az 1 saat, hoca ya da toplantıyı yöneten grup üyesi zaman yönetimini kontrol eder) grup üyelerinden birinin çalışması (hocayla yaptığı çalışmada olabilir, iş başvurusu için yazdığı kendini anlatan niyet mektubu da) üzerinde geribildirim verilir. Bunun için de buluşmadan en az 5 gün öncesinde ilgili dokümanlar grup üyelerine hoca da dahil olmak üzere email yoluyla gönderilir. Böylece kimsenin iki ayağı bir pabuca girmez. Herkes kendi iş yüküne ve zaman dilimine göre kendi programını ayarlar geri bildirim vermek için. Önemli olan kaliteli geribildirim vermektir. Baştan savma iş yapılmaz. Gönderilen dokümanlar göz ucuyla okunmaz (hoca da dahil!). Toplantı süresince geri bildirim vermenin de bir yolu vardır. Herkes kendine göre en uygun yolla (ister çıktısını aldığı doküman üzerinde ister elektronik olarak) geribildirim verir. Toplantıya hazırlıklı gelinir. Toplantı sonunda da ilgili dokümanlar ve geribildirim proje/çalışma sahibine iletilir. Geri bildirimin yapısı ise öncelikle çalışmadan ne anladığını paylaşmakla başlar. Böylece çalışma sahibi, aktarmak istediği mesajın ilgili kitleye ulaşıp ulaşmadığını öğrenme şansı elde eder. Sonra eğer bir dergiye gönderilecekse o derginin kriterleri (ilgili dokumanlar kişi tarafından diğer evraklarla birlikte gönderilir) göz önünde bulundurularak eleştiri yapılır. Hangi kriterler sağlanmış, yazım hataları ya da neler eksik kalmış önemlidir ve bunlara tartışmalarda yer verilir. Tek amaç, çalışmayı daha kaliteli hale getirmek için neler yapılması gerektiğini tartışmak ve çalışmasına gömüldüğü için kendi ürününe eleştirel bakamayan grup üyesine yardımcı olmaktır. Yani “birlikten kuvvet doğar”. Bütün bunlar yapıldıktan sonra hocanın her zaman altını çizdiği ve önemle vurguladığı bir nokta vardır: Kredi vermek. Kitap, makale, tez vb. çalışmalarda mutlaka “acknowledgment” yani “teşekkür” kısmına geri bildirim veren kişilerin ismi yazılır ve harcanan zaman, geribildirim için verilen emek takdir edilir. Çoğu zaman bir rica üzerine tezinin bölümü, çalışmasının metodunu geliştirme/yazma ya da kullandığı veri toplama aracı için arkadaşlarıma yardımcı olmuşumdur ama bugüne kadar gösterilen desteği takdir eden ve çalışmasında teşekkür eden kişi sayısı bir elimin parmağını geçmez. Bu durum beni, yardımcı olmak fikrimden ve isteğimden alıkoymaz ancak kişilerin akademik etik ve destek anlayışıyla ve aldığı mentörlüğün kalitesiyle ilgili olduğunu bana düşündürür. Zira o kişinin gelecek nesilleri de kendisi gibi yetiştireceğinin bir göstergesidir. Bu yüzden mentörlük önemlidir, iyi bir örneğini almamış olsanız bile daha iyisini sizin yapamayacağını anlamına gelmez.

 

İyi bir mentör aynı zamanda birebirde de danışanlarına destek olur. Kişisel hayatla ilgili destekler, danışmanla öğrencinin arasındaki ilişkiye göre değişmekle birlikte çeşitlilik gösterebilir. Özel hayatındaki sorunlarını da danışmanıyla paylaşanlar vardır. Ayrıca iyi bir mentör öğrencisinin akademik gelişimini ve istihdam edilmesini de destekler. Akademik gelişimi destek, öğrenciyi mevcut imkanlardan haberdar etmek ve onu teşvik etmekle mümkündür. Yapacağım herhangi bir akademik sunumdan önce danışmanımın bana vakit ayırıp konuşmamı ve sunumumu dinlediğini ve geribildirim verdiğini inkâr edemem. Bu durum diğer öğrencileri için de geçerlidir. Birçok mezun olan öğrencisine de iş mülakatı öncesi “mock” denilen deneme mülakatlarını kendi yapmakla kalmamış; öğrencisinin başvurduğu iş pozisyonu alanına göre uzmanları da sürece dahil edip onların da desteğini almasını sağlamıştır. Geçmişte de danışmanlığımı yapmış hocalarımdan çok şey öğrenmişimdir. Ancak “öğrenciye yatırım” her hocanın anlayışında farklıdır ve derecesi hocanın da yükünü göre değişir. Mutluluk ve akademik başarıyla ilişkilidir mentörlük, bu yüzden de önemlidir demiştik. Yapılan bilimsel çalışmalar artarak yükselen başarı çıtasının (exponential success curve) kaliteli ve nitelikli mentörlükle ilgisi olduğunu göstermektedir. Akademik hayatta da başarı ve mutluluk arasında ilişki olduğu yine çalışmalarla ortaya konmuştur. İyi bir mentörlük almadığınızı ve danışmanınızdan bu desteği görmenizin mümkün olmadığını düşünseniz de “akran mentörlüğü” yaparak sizin durumunuzda olan arkadaşlarınızla ihtiyaç duyduğunuz desteği elde edebilirsiniz.

Bol şans!

Sinemissinem

 

Amerika’da Doktora Yapmak – 1

Amerika’da Doktora Yapmak – 2

Amerika’da Doktora Yapmak – 3

Amerika’da Doktora Yapmak – 4

Amerika’da Doktora Yapmak – 5

Amerika’da Doktora Yapmak – 6

 

https://sinemissinem.tumblr.com

       

BENZER HABERLER