Akademik Personel | 20 Temmuz 2017, Perşembe

Amerika’da Doktora Yapmak -4

9 Kasım 2015
Amerika’da Doktora Yapmak -4
       

Bugüne kadar hep başlık olarak yazdığımız ama aslına bir türlü gelemediğimiz Amerika’da doktora nasıl yapılıyor ve Türkiye’de doktora yapmaktan farkı nedir? Anlatayım:

Bir kere her şey o kadar sistematik ki! Bu sistem anlayışından nasibinizi alıyorsunuz daha ilk günden! Yönergeler, yönetmelikler, okula ve sürece dair tüm prosedürler önünüze sunuluyor. Danışmanınızın “danışmanız” gereken ilk kişi olduğunu, ateşiniz çıksa haber vermeniz gerektiğini öğreniyorsunuz yaşayarak! Herkes başarılı olmanızı istiyor. Kimsenin sizi dersten bırakmak gibi bir derdi yok, siz dersin hakkını verip istenilenleri yaptığınız sürece. Hiçbir öğrenci bir başkasıyla karşılaştırılmadığı gibi, bağıl değerlendirmeye tabi tutulmuyorsunuz. Amerika’da doktora yapmak –başka ülkeleri bilemem, deneyimli olanlar paylaşırsa sevinirim- Türkiye’deki doktoradan çok daha zor -kolay diyenlere selam olsun bu arada-! Çok fazla ders alıyorsunuz. Örneğin, ilk doktoramdan hiçbir dersi saydırmadım ve bu doktoramı bitirmek için yaklaşık 134 kredi yani 32 ders alacağım (kredilerin 30’u doktora tezi). Bu ne demek?! Asistansanız her dönem en az 12 kredi (4 ders) ders almak zorundasınız. Basit bir hesap yapılınca ortaya çıkan manzara çok net: Ben 3 yıl, 9 dönem (yaz okulları dâhil) ders alacağım. Oysa Türkiye’de 11 ders alarak yeterlilik sınavına giriliyor. En azından benim programımda öyleydi! Amerika’da ilk dönemi tamamladığınızda, danışmanınızla oturup hangi dersleri almanız gerektiğine karar veriyorsunuz. Bunun için bir liste hazırlıyor ve bu listeye bir de rapor ekliyorsunuz. Bir çeşit niyet mektubuyla “araştırma konunuz” ve ilgi alanınıza uygun olarak hangi dersleri hangi gerekçelere dayanarak almak istediğinizi beyan ediyor; daha sonra bu raporu bir komiteye sunuyorsunuz. Onaylanırsa “preliminary hearing” dediğimiz bu aşamayı geçmiş oluyorsunuz. Bu bir anlamda, doktora eğitiminiz süresince ne yapacağınızı kapsayan, ben “doktorayla evlilik sözleşmesi diyorum”, yol haritanız oluyor.

Sonra? Her ders ortalama 3 kredi. Farklı olanlar da var tabi. İlk haftadan “syllabus”lar veriliyor ve siz hangi hafta hangi ödevi tamamlamalısınız, hangi makaleyi okumalısınız dersin ilk gününden biliyorsunuz. Sürprizler yok! Ya da hoca size dönemin ortasında “ben aslında size onu dememiştim. Sizden onu değil, bunu istemiştim” gibi cümleler kurmuyor, kuramıyor. Derslerde genelde bağıl değerlendirme yapılmıyor. Yani siz bir derse hazırladığınız ürün için, bir başkası daha iyisini yaptı diye “B” almıyorsunuz. Hocalar genelde sizi geldiğinizde bulunduğunuz aşamadan, dönemin sonunda geldiğiniz aşamaya ve gösterdiğiniz performans ya da gelişmeye göre değerlendiriyor. Sonuca değil, sürece dayalı bir değerlendirme var ve amaç “öğrenmek”! Ayrıca ders için hazırladığınız her ürün ya da ödev, olduğunuz her sınav (bazı derslerde sınav olmuyor, hazırladığınız ürünler sizin vize ya da final notunuz olarak kabul ediliyor) dönem başında belirtilmiş olan yüzdelik dilimlere göre değerlendiriliyor. Tek bir ürüne göre not almıyor; dersten kalmıyor ya da geçmiyorsunuz. Ödevlerinizi online bir sistem üzerinden gönderiyor ve her biri için mutlaka detaylı geribildirim (APA’e uygunluk, içerik, yazının akıcılığı, dilbilgisi hataları vb.) alıyorsunuz. Genelde ödevler akademik makale formatında paperlar oluyor -tabi bu da alana göre değişebilir-. Uluslararası öğrenciler için öneri, ilk dönemlerde yazdıkları paperlari/ödevleri okulların “writing center”larında bulunan Native Amerikalılarla, ödevi göndermeden önce “grammar” açısından gözden geçirmeleri oluyor. Bu danışmanlık hizmeti okul tarafından ücretsiz sunulduğu gibi, online randevuya dayalı bir sistem üzerinden görüşme talep ediliyor. Danışmanlar da genellikle master ya da doktora öğrencileri oluyor. Ayrıca ödevlerinizi yüklediğiniz online sistem hazırladığınız çalışmanın orijinalliğini kontrol eden “akademik intihal engelleme programı”yla kontrol ediliyor. Yani hiçbir akademik çalışmadan uygun alıntı yapmadan “copy paste” yapamıyor; yaparsanız okul tarafından gerekli hükümlere dayalı olarak yargılanıyor; hatta okuldan atılabiliyorsunuz.

Peki ya ders içi iletişim? Bu noktada öğrendiğim ilk şey “monitoring” oldu! Benim gibi çok konuşmayı seven, derslerde sürekli aktif olan biri için öğrenilmesi gereken en önemli unsur (işin aslı, Türkiye’deki kadar çok konuşmuyordum derslerde. Çünkü konuşmaktan, konuşurken hata yapmaktan çekiniyordum önceleri)! Peki, “monitoring” nedir? İkinci kez söz almadan önce herkesin konuşmuş olmasına özen göstermek, derste bir konu üzerine tartışırken bir an sessizlik olduğunda “atlayan balık” olmamak, bir diğer deyişle bu sessizliğin aslında bir şey söylenmesine gerek olmadığını fark etmek. Bu noktada zaten dersin hocası gereken müdahaleyi yapıyor duruma. Oysa biz nasıl yapıyorduk? –Tamamen kendimden bahsediyorum, kimse alınmasın lütfen!- Derste sazı elimize alınca bırakmıyor, başkalarının düşüncelerini ifade etmesine fırsat vermiyor; dahası onlar konuşmaya başladığında biz hala kafamızda kendi düşüncelerimizle boğuşuyorduk. Peki, buradaki farkındalık ne? Başkalarının düşüncelerini gerçekten dinleyerek anlamaya çalışmanın sizde bir aydınlanmaya yol açabileceğini fark ettiğimizi gördük.

Hocalara “profesör” diye hitap ettiğimiz gibi “Dr. Soyadı” diye hitap edenlerimiz de var. İsimle hitap edenler de. Bu tamamen sizin tercihiniz kimse size “bana böyle hitap edin” demiyor. Diyen varsa da ben henüz karşılaşmadım. Bir kere şunu iyi bilmelisiniz ki hocalar çok komplekssizler. Türkiye’den farklı olarak göreceğiniz ilk şey, kapılarda unvan yazmıyor burada. Kimsenin bir diğerinden unvana dayalı üstün ya da aşağı kalır yanı yok. Kimse nereden geldiğini unutmuyor (bir zamanlar onlar da bizim gibi doktora öğrencisi/asistandı çünkü)! Hiçbir hocanın diğeri hakkında kötü konuştuğuna –dedikodu da diyebiliriz-, acımasız eleştirilerde bulunduğuna rastlamazsınız. Çünkü burada herkes kendi işiyle uğraşır, kişiyle değil! Türkiye’de rastladığımız akademik yayın yarışına da rastlamazsınız, çünkü burada herkes nitelikli yayın yapmaya özen gösterir ve iyi bir dergide makale yayınlama süreciniz –dergisine göre değişir- en az 1- 1,5 yılınızı alır (sadece yayın sürecinden bahsediyoruz, öncesinde çalışmanın hazırlık süreci dâhil değil) ve hatır gönül işiyle yayın yapılmaz. Doktoradaki ilk öğretilerden biri de “authorship” neye göre ve nasıl yapılır. Yani bir çalışma yapacaksınız, bir grup kişi çalışmaya dâhil olacaksa burada yazarlık neye göre belirlenir, hangi sırada olacağınızı ne belirler? Bütün bunların hepsi American Psychological Association’ın (APA) kurallarına göre yapılır. Emeksiz yemek olmaz! Çorbada tuzunuz yoksa adınız makalede yer almaz. Yani bir ders bazında bir çalışma yapıp onu makaleye dönüştürdüyseniz ve hocanız çalışma üzerinde geribildirim vermek dışında bir rol üstlenmediyse onun adı çalışmada yer almaz. Yazarlık, çalışmada veri analizi yapma gibi emek gerektiren işlerin karşılığında alınır. Bir hocanın asistanı olabilir, bir proje üzerinde çalışabilirsiniz ancak bu durum o projede adınız geçeceği anlamına gelmeyebilir. Çünkü proje için yaptığınız iş, sizin o çalışmada yer alıp almayacağınızı belirler. Çalıştığınız hocalar da bunu en baştan sizinle konuşur; hatta pek çoğu resmi bir anlaşma metnini önünüze sunar ve imzalamanızı ister çalışmaya başlamadan önce.

Peki ya danışmanınız? Onunla kurduğunuz iletişim doktoranızın direğidir! Daha önce de belirttiğim gibi ateşiniz çıksa haber verin. Çünkü sizin sağlığınız, aileniz, kişisel sorunlarınız ve birey olarak ihtiyaçlarınız buradaki anlayışta eğitimden önce gelir. Yani ihtiyaçlar hiyerarşisi çok iyi işler. Burada danışmanlık anlayışı danışmana göre değişir. Danışmanlığı bir koçluk sistemi gibi düşünüp size her türlü projede, akademik yayında çalışma imkânı sunan danışmanlar olduğu gibi, bir arkadaşımın deyimiyle sizi “kanatlarınızı takmadan yuvadan uçuruma atanlar” da mevcuttur! Benim danışmanım bana sosyal hayat etkinliklerinden tutun da saat diliminin değişeceğine dair uyarı emailleri dâhil pek çok konuda yardımcı olan bir profesör örneği! Gerçi ben danışman konusunda her zaman şanslı olmuşumdur. Ancak bugüne kadar danışmanım olan hocalar da aynı şeyi söyler mi onu bilemem?!

Herkesin çok merak ettiği bir konudur doktorada yeterlilik. Hayatınızın en önemli virajı olduğu söylenir ki akademik rüştünüzü ispat etmek adına da ilk adımdır. Türkiye’den farklı olarak burada doktora yeterlilikte sizi bir odaya/sınıfa kapatıp önünüze bir soru listesi sunup, 3-5 saat içinde onları cevaplamanızı istemez; peşine sözel olarak yine 3-5 saat süren bir sınav yapmazlar. Yine sürece dayalı bir değerlendirme anlayışı vardır. Jürinizde yer alan her bir hoca size birer soru gönderir. Bu sorular sizin bilgi, kavrama, uygulama, analiz, sentez ve değerlendirme becerilerinizi sorgulayan türdendir. “O nedir? Bu nedir?” gibi “düğmeye bas anlatsın” anlayışında bir yeterlilik sınavı mantalitesi yoktur. Size verilen soruları, hocalar tarafından belirlenen sürede akademik yayın formatında cevaplayarak hazırlamanız beklenir. Ardından bu süreç değerlendirilir ve buna göre öğrendiklerinizi bir akademisyen olarak uygulayıp uygulayamamada yeterli olup olmadığınıza karar verilir. Yeterliliğe girebilmek için gereken önkoşullar bölüme, alana, hatta okula başladığınız döneme göre değişir. Bütün bunlar okula başladığınız yıl size verilen “handbook” denilen katalogda yer alır ve siz de bu kriterlere göre mezun olursunuz. Doktora eğitiminiz sürecinde “sistem değişti, alman gereken ders sayısı daha fazla”, ya da “eskiden doktora yeterlilik öncesi bir akademik yayın şartı vardı, şimdi üç tane” gibi sürprizler yoktur. Her şey çok açık, net ve şeffaftır.

Şimdi Türkiye’deki bazı hocalarımın sesini duyar gibiyim “çok haksızlık ediyorsun” diye (bu arada biliyorum, bazıları yazıları okuyor ama hiç yorum yapmıyor). Ben haksızlık etmiyorum aslında, sistem anlayışlarının farklılığından doğan farkındalıklarım, Türkiye’de görmediklerim ya da Türkiye’den farklı olduğunu düşündüğüm noktalar beni, iç sesimi konuşturmaya ve paylaşmaya itiyor. Türkiye’de, bazı akademisyenler çalışmayı düşündüğü bir konuyu kendi alanından bir akademisyenle “fikrim çalınır” endişesiyle paylaşmıyorsa, bilginin paylaşıldıkça çoğalacağına inanılmıyorsa, emeğe saygı yoksa, para verip ya da araya adam konup hatır gönül işiyle dergilerde yayın yaptırılıyorsa durup bir kendimize dönüp bakmamız lazım bence -istisnaları tenzih ederiz-! Bugün Amerika’nın kendisine sunduğu imkânlarla Nobel ödülleri alan, Harvard’a öğretim üyesi seçilen, farklı alanlarda buluşlar yapıp bilim ödülleri alan Türk akademisyenler Türkiye’nin ürünü ve gerçeği değildir. O akademisyenlerin çalışmaları, onlara bu imkânları sunan Amerika Birleşik Devletleri’nin malıdır, maalesef! Haddim olmayarak şunu söylemeliyim ki: Türkiye’de eğitimin kalitesini ve niteliğini arttırmak için projeler üretmeye, akademik yayınlar yapmaya gerek yok! Kendi gerçekliğini kabul etmeye gerek var! Eksikliklerini görüp, bunlarla yüzleşip doğru olanı yapma arayışını elde etmek gerekiyor önce. Başkalarından “çarpma” politika ve anlayışlarla kendi değerlerin, ekonomik ve sosyal koşulların örtüşmüyorsa aynaya bakmak lazım, bir kez daha. “Biz aslında şöyle başarılıyız, böyle zekiyiz, bak güzel şeyler de oluyor, nitelikli bilim insanları çıkıyor ülkemizden” cümlelerini kurarak samimiyetsiz olmak yerine kendimize karşı dürüst olalım. Başka ülkelere olmadık şeylerde özenmek yerine, “kendimiz” olalım yeter!

Saygılarımla!

Amerikada Doktora Yapmak – 1

Amerikada Doktora Yapmak – 2

Amerikada Doktora Yapmak – 3

 

http://sinemissinem.tumblr.com/

 

 

       

BENZER HABERLER