Akademik Personel | 14 Aralık 2017, Perşembe

Amerika’da Doktora Yapmak – 3

Amerika’da Doktora Yapmak – 3
       

Nasıl bir his Amerika’da olmak? Her şeyi geride bırakıp, arkana bakmadan uçağa binip başka bir kıtaya taşınmak ve hayatını değiştirmek? “İki dil, bir bavul” hayatı yaşamak?

Nasıl bir his biliyor musunuz? Sevdiklerinizi geride bırakıyorsunuz mesela. Size en çok ihtiyaç duydukları anda yanlarında olamıyorsunuz. Mutluluğu, hüznü bir kamera ekranına sığdırmaya, onlarla paylaşmaya çalışıyorsunuz. Bir yakınınızı kaybettiğinizde ilk uçağa bile atlayıp gitseniz, en az 15 saat yolculuk –doğu yakasındaysanız tabi- yapmak zorunda kalıyorsunuz içinizi kemire kemire. Gökleri delen uçak değil; yüreğinizdeki sancı, tarifsiz acınız oluyor mesela. “Aynı anda, aynı gökyüzüne bakamıyorsunuz.”* Sevdikleriniz yeni güne uyanırken, siz geceye uyuyorsunuz. Aranızda kocaman bir okyanus, millerce mesafe oluyor. Yalnız oluyorsunuz öyle zamanlarda. Bir kıtanın ortasında, bir başınıza… Herkes gitmiş; bir tek siz kalmışsınız gibi. Bütün bunları düşününce kolay olmuyor karar verip de yeni bir hayata başlamak. Hele de tek başınıza! Ama başlamak gerekiyor bir yerden. Her karar veriş bir vazgeçiştir çünkü. Bunu herkes biliyor. Siz de vazgeçiyorsunuz bazı şeylerden, bir başka şey için. Hayalleriniz var çünkü! Siz bile kendi yerinizde olmak için neleri vermeyi göze almıştınız hayal kurarken!

Amerika’da Doktora Yapmak – 1

Peki, sonra ne mi oluyor? Yeni bir hayatı öğreniyorsunuz. Kurallar onun kuralları! Siz sadece oyuna eşlik ediyor; rolünüzü oynuyorsunuz. Çünkü bir amacınız var! Onu başarabilmeniz için özveride bulunmayı göze alıyorsunuz. Buraya gelince nasıl bir hayat bekliyor sizi biliyor musunuz? İhtiyaçlar hiyerarşisi işliyor bu noktada. Ev –ev derken bizdeki gibi kocaman evlerden bahsetmiyoruz, stüdyo daire ya da 1+1- ya da oda kiralayacaksınız barınmak için. Genelleme yapmamakla birlikte, birçok yerde benzer kurallar işliyor: Sadece anahtarı alabilmek için ilk kira, son kira ve bir de depozit ödüyorsunuz. Kiralar bulunduğunuz şehre göre değişiyor. New York, Boston, Los Angeles gibi şehirlerde yaşıyorsanız; sadece bir odaya 1000$’dan fazla kira vermek durumunda kalabiliyorsunuz mesela. Evlerde buzdolabı, fırın dışında eşya olmuyor. Tabi bu durumda bir de eşya işi var. İkinci el mağazalar yaygın burada. Bizdekinden farklı olarak, gerçekten elle tutulur düzgün eşyalar bulabiliyorsunuz. Bir başka alternatif demonte ürünlerin satıldığı mobilya mağazalarından birine gitmek oluyor. Tabi oraya gidebilmek için, bir arkadaşınız ve arabası varsa ondan rica ediyorsunuz sizi götürmesini. Yoksa araba kiralamak zorundasınız, çünkü toplu taşımaya gerek duyulmayacak kadar araç sahibi olunan bir ülkede yaşıyorsunuz. Eşyalarınızı alıyor, taşıyor, kendiniz monte ediyorsunuz. Çünkü bu ülkede emek gerektiren her iş çok para ediyor ve bu yüzden insanlar kendi işini kendi görüyor. Evlerini, arabalarını kendileri tamir ediyor; kendileri boyuyor mesela. Arabanızın silecek kolu bozulduğunda sadece silecek kolu için 50$ verirken; parçanın monte edilmesi için 350$ vermek size de dokunuyor çünkü. Bizde orta sınıfa mensup insanlar bile evlerine temizlik için yardımcı alırken; burada –üst tabakadan olmadığı sürece- insanlar o kocaman evleri kendileri temizliyor; gerekli bakımını yapıyor.

Peki, ya sosyal hayat? Bazen çok ihtiyaç duyuyorsunuz “aynı dili konuştuğum bir insan evladı olsa da iki laf edip dertleşsem” diye. Etrafınızda Türk yoksa –ki benim bir arkadaşım var, onunla da çok nadir görüşüyoruz- ve yalnız yaşıyorsanız, kendi kendinize konuşmaya başlıyorsunuz bir zaman sonra. Çünkü bazen bir koca günü, bir kelime Türkçe konuşmadan geçirdiğinizi fark ediyorsunuz, ailenizle yaptığınız telefon görüşmesi dışında. Kendi başınıza kurduğunuz yalnız dünyanızı eğlenceli hale getirmek için yeni alışkanlıklar edinmeye başlıyorsunuz. Rahatlamak için yoga yapıyorsunuz; bir parka gidip koşuyorsunuz; ahşap boyama, örgü örmek gibi eski alışkanlıklarınız yeniden gün yüzüne çıkıyor ya da kâğıt oyma sanatı (quilling) gibi yeni olanları deniyorsunuz. Okuldan, derslerden kafanızı kaldıramasanız da kendinize haftanın belli günlerinde zaman ayırıp, dünyanın fişini çekiyorsunuz. Somut bir şeyler üretmenin size iyi geldiğini fark etmeye başlıyorsunuz. Benim bölümümde doktora öğrencilerinin hepsi Amerikalı, genelde belli bir yaşın üzerindeki kişiler; haliyle evle ve çocuklarıyla ilgili sorumlulukları var. Ayda bir kez bir araya gelip vakit geçiriyoruz. Bazen çocukları ve eşleriyle de katılıyorlar bu buluşmalara. Genel olarak burada insanlar yardımseverler. Ancak yardım etme anlayışları bizden farklı. Size balığı vermek yerine, balık tutmayı öğretiyorlar. Bunu da genellikle parayla yapıyorlar, çünkü onların dünyasında emek verilen her şeyin maddi bir karşılığı var. Ancak “materyalist” diye düşündüğümüz bu insanların bizden bir farkı var: Az eşyayla yaşıyorlar. Kullanmadıkları her şeyi bağışlıyor; ihtiyaç sahibi olanlara ulaşmasını sağlıyorlar. Sokakta gezerken, kapı önüne bırakılmış televizyon, ütü, kıyafet –askısıyla ağaca asılmış olarak görmüştüm-, kitap vb. birçok eşya bulabilir; alıp kullanabilirsiniz. Almadan vermeyi onlar da biliyorlar, her ne kadar materyalist olarak etiketlenmiş olsalar da. Ancak yine de herkes önce “ben” diyor, sonra diğerleri. Yemeğini paylaşan bir Amerikalıya rastlayan oldu mu hiç? Ben rastlamadım. Ancak yine de Amerikalılar gibi düşünerek “herkes her şeyi belli bir yere kadar da olsa öğrenebilir” diyorum. Bu yüzden kurabiye, kek vb. ne yapmışsam ofise götürüyorum son bir aydır. Saklama kabının üzerine de “Lütfen tadına bakın” diye kâğıt yapıştırıyorum. Bunu yaptığımdan bu yana fark ettim ki onlar da paylaşmaya başladılar. Hayat da bilimsel araştırmalar gibi deneme yanılma! Her şeye rağmen adım atmaya ve karşıdakini de anlamak için çaba sarf etmeye değiyor bence.

Amerika’da Doktora Yapmak – 2

Peki, ya okul? Ben YLSY ile geldim. Ancak şu an kısmi burslu olarak eğitimime devam ediyorum. Asistan olduğum için okul, harç ücretimi karşılıyor. Asistanlıkla ilgili detaylara birazdan değineceğim. Ancak önce izninizle Amerika’da doktora ya da master için başvuru süreçlerine yer vermek istiyorum. Bu süreç Türkiye’den çok farklı. Benzer olarak burada da ALES formatında ancak İngilizce olan GRE’ye giriyorsunuz. Bir de yabancı dil sınavına girmeniz gerekiyor: TOEFL ya da IELTS gibi. Bunlardan yeterli puanları almanız gerekiyor. Yeterli puan her okula ve bölüme göre değişiyor. Bunlar için okulların web sitelerine bakabilir; bilgi alabilirsiniz. Başvuru süreçleri ile ilgili tüm yönergeler açık açık belirtiliyor okulların internet sitelerinde. Peki, bu iki sınav yeterli mi? Hayır! İyi puanlar aldığı halde buralardaki üniversitelerden master ya da doktora için kabul alamayan arkadaşlarımız da var. Devlet burslu olmanız ilk etapta kabul alabilme olasılığınızı arttırsa da bu durumu garantilemiyor. Çünkü sizden hakkınızda referans mektubu yazacak üç kişinin iletişim bilgilerini istiyorlar. E-mail yoluyla ya da online başvuru sistemi üzerinden referans olan hocalarınızın hakkınızda mektup yazmaları isteniyor. Sizi tanıyan hocalarınız ve onlarla olan irtibatınız bu noktada önemli. Peki, başka ne var? Niyet mektubu. En önemlisinin bu olduğunu düşünüyorum. “Siz kimsiniz? Neden master/doktora yapmak istiyorsunuz? Gelecekle ilgili planlarınız neler? Sizi master/doktora yapmaya sürükleyen düşünce ya da gerekçe nedir?” sorularının cevabına yer vermeniz gereken bir niyet mektubu yazıyorsunuz. Bazı üniversiteler ve bazı bölümler –sosyal bilimler gibi- sizden “writing sample” istiyor doktora başvurusunda. Yani daha önce yazdığınız bir makale, kitap inceleme vb. bir ürünü de onlara göndermenizi istiyorlar. Başvuru yaparken bütün bu evrakları online isteyen üniversiteler olduğu gibi, evrakları posta yoluyla isteyen ya da her ikisini de talep edenler oluyor. Transkriptlerinizin elektronik versiyonlarını sisteme yüklemenin dışında, mühürlü kapalı zarfta göndermenizi talep eden okullar da var. Tüm başvurular için her bir okula başvuru ücreti ödüyorsunuz. Bununla birlikte TOEFL/IELTS veya GRE sınavlarının da gönderileceği okullar için ödeme yapmanız gerekiyor (25-30$ her bir sınav için). Bu ödemeden kurtulmanız için, bu sınavlara girmeden önce başvuru yapacağınız okulları belirlemenizi öneririm. Beş tane okula kadar gönderimi, sınava girdiğinizde ücretsiz olarak gerçekleştiriyorlar. Posta ücretleri, başvuru ücretleri, sınav gönderim ücretleri düşünüldüğünde her bir başvuru için ortalama 150-200$ arası masraf yapıyorsunuz -beş okula başvuru 1000$ demek gençler, bir aylık ev kirası!-. Kabul alma olasılığınızı ve okullar arasında seçme şansınızı arttırmak için mümkün olduğu kadar başvuru yapmanız gerekiyor –maddi imkânlar dâhilinde-. Bu yüzden çok stratejik davranmak ve nokta atışı yapmak durumundasınız. Doktorada direk danışman seçeceğiniz için hocayla mailleşmek ve irtibat kurmak başvuru öncesinde izlenmesi gereken önemli bir adım. Çalışmak istediğiniz hoca bazen öğrenci almak istemeyebilir ya da emekli olacak olabilir. Bu nedenle öncelikle irtibat kurup kendinizi kısaca tanıtan bir yazı yazmanızı ve mümkünse CV’nizi göndermenizi öneririm. Zaten süreçte onlar sizi yönlendirip yardımcı oluyorlar. İlk mailinize cevap gelmezse lütfen yeniden gönderin. Bazen yoğun olabiliyor; görmeye biliyorlar. Ancak genelde geri dönüş yapılıyor. Ayrıca bazı okullar tüm şartları sağlasanız da mülakat yapabiliyor. Mülakatta da genelde yapmak istedikleriniz, özgeçmişiniz ve deneyimlerinizi paylaşmanız gerekiyor. Alanınızla ilgili soru soranlar da olabiliyor. Peki, tüm bunları yaptık. Okuldan kabul aldık ve gitmeye karar verdik. Ya asistanlık? Onun süreci her okula göre farklı. Genelde okullarda “Graduate Assistantship” pozisyonları oluyor. Sizden bir niyet mektubu yazmanız isteniyor, daha önce doktoraya giriş için yazdığınızdan farklı olarak. Bu sefer başvuruda bulunmak istediğiniz pozisyona uygunluğunuzu belirtmek için yazdığınız niyet mektubunu ve ilgili formları –okul tarafından gönderiliyor- doldurarak başvuruda bulunuyorsunuz. Daha sonra başvurunuz, ilgili bölüm tarafından değerlendirilip size bilgi veriliyor. Altını çizmekte fayda görüyorum: Bu süreç her okula ve alana göre değişebilir. Lütfen okullara –başvurulardan sorumlu kişiler web sayfalarında belirtilir- mail atmaktan çekinmeyin. Asistanlıkta size sunulan imkânlar başvurduğunuz pozisyona göre değişmekle birlikte, okul harcınızı ve aylık belli bir miktar ödemeyi kapsayabiliyor. J1 vizesi ile maksimum 20 saate kadar kampüs içinde çalışma hakkınız oluyor.

Hepsi bu kadar mı? Kabul aldınız, hatta belki asistanlık da aldınız. Bitti mi her şey? Türkiye’den bazı arkadaşlarımızın dediği gibi “sefamızı sürüyor muyuz burada?” Hayır! Neler oluyor mesela?! Dil ile ilgili zorlukları, okula, eğitim sistemine alışma çabalarını, günlük yaşamda karşılaştığınız güçlükleri, duygusal eksiklikleri, fazlalıkları, haykırışlarınızı, bursunuz yatmadığında ve beş parasız kaldığınızda çaresizliğinizi annenizin tarhana çorbasıyla geçirişinizi… Bütün bunların hepsini bir şekilde yeniyorsunuz. Ancak neyi değiştiremiyorsunuz biliyor musunuz? İnsanların önyargılarını! Müslüman bir ülkeden geldiğiniz için, Türk olduğunuz için size farklı gözle bakan insanlarla da karşılaşıyorsunuz. Amerika kıtası, hatta belki yaşadığı eyalet dışında hiçbir yer görmemiş bir Amerikalıya ülkenizin dünya üzerindeki yerini tarif etmek durumunda kalabiliyorsunuz mesela. Burada her nasıl giyiniyorsanız, Türkiye’de de öyle giyindiğinizi, davrandığınızı, yediğinizi, içtiğinizi, gezdiğinizi anlatıyorsunuz. Ama her zaman anlattığınız her şey, karşınızdakinin anladığı ve anlamak istediğiyle sınırlı kalıyor. Tıpkı kendi toprağınızda bazı insanların yaptığı gibi… Bu yüzden kendi yolunuzda hayallerinizin peşinden koşmanız ve onları yaşamanız dileklerimle…

Dip Not: Yıldızlı (*) cümle daha önce Amerika’da doktora yapmış bir hocamdan alıntıdır.

http://sinemissinem.tumblr.com/

 

       

BENZER HABERLER