Akademik Personel | 17 Aralık 2017, Pazar

Amerika’da Doktora Yapmak – 2

Amerika’da Doktora Yapmak – 2
       

İlk yazımdan sonra bloğumda “Satır Arası” başlıklı bir yazı yayımladım. Kendimi ve benim gibi olan birçok kimsenin hikâyesini anlatmak için. Bu yazıyı okuyan ve İstanbul’da bir üniversitede doçent olan bir büyüğüm -aynı zamanda iyi bir arkadaş- “Türkiye’ye döndüğünde sana değil doçentlik, araştırma görevlisi kadrosu bile vermeyecekler” dedi. Ben de bunu önemsemediğimi; çünkü buraya geldikten sonra bilime, insanlara ve hayata bakış açımın nasıl değiştiğini ona anlattım. Şimdi sizlerle de paylaşayım:

Yaklaşık bir buçuk yıldır Amerika’dayım, ancak gerçek anlamda bilime dâhil olmam, doktoraya başlamamla mümkün oldu. Yani şunun şurası iki ay. Ne mi öğrendim?

-Zaman Yönetimi: Hayatımda ilk defa telefonuma takvim uygulaması indirip aktif olarak kullanmaya başladım. Neden mi? Her şey ve herkes o kadar planlı ki bir dakikayı bile boşa geçirmemeniz gerektiğini hissettiriyorlar size. Amerikalıların deyimiyle “time is money!”. Ayrıca burada her şey e-maillerle oluyor. Kimse sizi arayıp da “hadi şu işi yapıver” demiyor ansızın. Hocalarınızla görüşmeleriniz planlı. Ola ki unutursanız ki ben ilkini unutmuştum –o zaman uygulamayı kullanmıyordum- , hocanız gayet makul karşılıyor. Size anlayış gösteriyor, ancak siz biliyorsunuz ki kendi kredinizden tüketiyorsunuz. Bunun için silkelenip, geldiğiniz kültürde böyle bir şeyi kontrolünüz dışındaki etkenler nedeniyle yapmamış dahi olsanız, şimdi öğrenmeniz ve uygulamanız gerektiğini fark ediyorsunuz. Günlük hayatta bile her şey planlı. Arkadaşlarla buluşmak, gezmek, spora ya da alışverişe gitmek… İnsanlar eşleriyle bile kendi takvimlerine göre plan yapıyor. Güzel mi?! Bence evet! Çünkü sürprizler yok hayatınızda. Herkes kendisine ayrılan zaman kadarını kullanıyor. Kimse sizi ekstra ve gereksiz işlerle tüketemiyor. Kendinize daha çok vakit ayırabiliyor; zamanınızı daha verimli kullanabiliyorsunuz. “Ama çok bireyci ve bencilce” diyen arkadaşlarıma soruyorum: En son kendiniz için ne yaptınız? Ve ne zamandı? Ya da yapmak durumunda kaldığınız bir iş size verildiğinde, aksayan işlerinizi tamamlamak için kaç günü uykusuz geçirdiniz?

Amerika’da Doktora Yapmak – 1

-Asistanlık: Türkiye’de asistan olarak yaklaşık üç yıl çalıştım. Burada da doktoraya kabul aldığımda asistanlık için başvurdum –ki onun süreci ayrı- ve kabul edildim. Bölüm başkanıyla ilk toplantımızda yüzümdeki ifadeyi görmenizi –ben de kendimi görmeyi isterdim doğrusu- isterdim. Türkiye’de asistansan, sekretersin, memursun, her şeysin! Asistan arkadaşların çoğu sıklıkla “senin işin önce bu işler-sekreterya vb.-, bunun için para alıyorsun, sonra master ya da doktora eğitimin” sözünü duymuşlardır. Oysa ilk buluşmamızda bölüm başkanı bana aynen şu sözleri söyledi:

Senin işin doktora öğrencisi olmak, asistanlık sonra gelir. Kendi işlerini, ödevlerini bitirmeden; düzene koymadan asistanlıkla ilgili hiçbir şey yapmanı istemiyorum. Bizim için önemli olan senin akademik başarın. Sonra asistanlığının karşılığı olan süre kadar çalışmanı istiyorum (J1 vizesiyle bir haftada maksimum 20 saat çalışabiliyoruz). Asistanlığın (benimkisi araştırma –research- üzerine bir de teaching olanları var) saat olarak ne kadarsa o kadar çalış. Sakın fazlasını yapma!

O an sanırım bundan birkaç yıl önce Kurban bayramımı Bologna ile uğraşarak geçirdiğimi; bayram yapamadığımı hatırlamış olmalıyım ve suratımda şaşkın bir ifade belirmiş olmalı ki bölüm başkanı söylediklerini anlayıp anlamadığımı tekrar sorma ihtiyacı hissetmişti. Oysa ben geçmişe gidip, içimden koskocaman bir “Vay be!” demiştim. Üstelik asistanlık için yaptığım iş tamamen araştırmaya dayalı bir süreci kapsıyor ve beni alanımla ilgili düşünmeye sürüklüyor. Çalışma üzerinde kat ettiğim yolu düzenli olarak rapor ediyorum. Ayrıca danışmanım ve bölüm başkanıyla buluşup; araştırma üzerine tartışıyoruz. Bir araya geldiğimiz toplantılarda da fikir beyan ettiğimde kimse bana “asistansın, unvanın kadar konuş” demiyor –bu sadece benim araştırmamla ilgili değil diğer toplantılar için de geçerli-. Herkes birbirinin fikirlerine saygı duyuyor; hep birlikte önerilerin nasıl geliştirilebileceği üzerine kafa yoruluyor. Yaptığınız işlerde, iyi bir iş çıkarmışsanız sözel olarak destekleniyorsunuz. Kimse önerilerinize burun kıvırıp affınıza sığınarak söylüyorum sizi “eziklemiyor”. Öneriniz kötü, uygulanamayacak bir öneri olsa dahi olumsuz bir dönüt almıyor; aksine “neden… şeklinde yapmayalım?” gibi önerilerle alternatif yolları bulmanız sağlanıyor.

 

-Kritik Yapma ve Eleştirme: Bu iki kavram arasındaki farkı öğrendim. Bunun günlük yaşamda da akademik hayatta da ne anlama geldiğini çok net görüyor; nasıl yapılması gerektiğini anlıyorsunuz. İnsanları eleştirirken; iğneyi kendinize nasıl batırmanız gerektiğini size olumlu cümleler kurarak gösteriyorlar. Buradaki ilk yılımdan sonra yaz tatili için Türkiye’ye döndüğümde aradaki farkı görmem mümkün oldu. Türkiye’de herkes ve her şey çok “negatif”ti benim için. Gözlem yaparken fark ettim ki herkes birbirini acımasızca eleştiriyor; hatta bazen eleştirinin dozunu kaçırıp kırgınlıklara neden oluyor.

 

-Motivasyon: Herkesin var olma sebepleri, hayatla ve gelecekle ilgili amaçları var. Kimseyi eleştirmemekle birlikte, danışmanıma yazdığım özdeğerlendirmelere dayanarak şunu söylemeliyim ki ben ilk doktoramı yaparken gerçekten amaçlarımın farkında değilmişim. Benzer durumda olan arkadaşlarımı ve sohbetlerimizi de hatırlayınca bizim için doktora yapmak; unvan sahibi olmak, iş sahibi (yardımcı doçent kadrosu) olmak, 50/d’den kurtulmak gibi anlamlar ifade ediyormuş. Doktora sürecinin tadını çıkarmak ve bilgiyle beslenmek yerine gelecek kaygılarıyla yaşıyor; sürekli “bir an önce bitirme çabası ve yarışı” içine giriyormuşuz. Şimdi bana “ne çok biliyorsun, Türkiye’deki koşulları bilmiyormuşsun gibi konuşma” diyen arkadaşlarımın sesini duyuyor gibiyim. Koşulları ben de biliyorum. Ancak ben kendime dışarıdan bakmayı buraya geldikten sonra öğrenebildim. Bu yüzden farkındalıklarımızın motivasyonumuzu ve hayatımızı etkilediğini görüp, hayatımda değişiklikler yapmaya başladım. Kendimi daha bi sevdim mesela. Beni hayatta tutan değerlere daha çok sarıldım. Ofisimde ve evimde bana kim olduğumu hatırlatan unsurları bulundurmaya özen gösterdim. Bunun yanı sıra doktoraya başladığımda söylenen ilk şey: “Negatif insanlardan uzak dur!”. Doktora zaten başlı başına fedakârlık gerektiren, özveride bulunulan bir süreç. Kimse alnınıza silah dayayıp “doktora yap” demiyor. Sizinle aynı koşullarda olup doktora yapan/yapmış olan arkadaşlarınızın sizi bilmediklerinizden, bilmek istediklerinizden, yaptıklarınızdan ya da yapmak istediklerinizden ötürü “acımasızca” eleştirmesine izin vermeyin! Ya da bir diğer deyişle “arkadaş” dediğiniz kişilerin sürekli negatiflikleriyle sizi boğmalarına ve motivasyonunuzu düşürmelerine, onları ve söylemlerini görmezden gelerek engel olun!

 

-Mutluluk: Ben mutluluğun gerçek anlamını buraya geldikten sonra keşfettim. Neden mi? Bizimki gibi ataerkil toplumlarda, hele de bayansanız, hep bir başkasını mutlu etmek için yaratılmışsınızcasına sizden beklentiler, dolaylı ya da doğrudan, bir şekilde dile getirilir. Zaten büyüklerimiz de bizi böyle eğitmiştir. Kendinizden önce başkasını mutlu etmenin; onlar için yaşamanın erdem olduğu düşünülür genelde. Peki, kendisiyle barışık olmayan, mutlu olmayan biri başkasını nasıl mutlu eder? Buraya geldiğimde kendimle baş başa kalma fırsatını buldum. 30 yaşını geçmiş ve yolun yarısına yaklaşmış birisi olarak, dönüp geçmişe bir baktım ve sordum kendime “bugüne kadar kendin için ne yaptın?”. Tek bir şey yapmıştım: Amerika’ya gelmek! O da hayata, insanlara ve kendime olan bakış açımı değiştirmeye yetti. Hâlâ mutluluğu neyde bulduğumu soranlara gelirsek, cevabım: Kendimde. Peki, bu sadece hayatla ilgili mi? Tabii ki hayır! Neden doktora için Amerika’ya geldiğimi sorguladım; doktoranın benim için ne ifade ettiğini, kısa ve uzun vadeli hayatla ilgili beklentilerimin ne olduğunu. Geçenlerde birkaç arkadaşla doktorayı bitirince iş bulamazsak ne yapacağımızı konuşurken, iç sesimin bana verdiği cevabı yüksek sesle söylediğimi fark ettim: “En iyi yaptığım şey, yemek yapmak. Hiçbir şey olmazsa restoran açar; yemek yaparım”. Sonra geçtiğimiz yaz, daha önce aynı kurumda birlikte çalıştığımız asistan bir arkadaşımla aramızda geçen diyalog geldi aklıma. Kendisi de doktora öğrencisi ve Türkiye’de alanının en iyilerinden bir hocayla çalışıyor. Hocası da daha önce Amerika’da eğitim almış ve akademik çalışmalar yapmış, başarılı birisi. Hocası derste Amerika’ya gelen Türklerin nedense emeklilik hayallerinde bir sahil kasabasında yaşamak, otel ya da restoran işletmek vb. olduğunu ve bunu garipsediğini söylemiş. Ben de bunu onayladığımı ve benzer düşüncelere sahip olduğumu söyledim. Tabi hocanın bunu söylemekteki gerekçesi “devlet bu insanlara bilim yapsınlar diye yatırım yapıyor, burs veriyor –bazılarımız kendi imkânlarıyla geliyor ya da buradan burs kazanıyor tabi-. Neden dönünce idealinde bilim yapmak yerine, bir sahil kasabasında huzuru aramak var?!”. Bu soru kesinlikle “Türkiye’de bilim” başlığı altında yazılan tüm köşe yazılarını, eleştirileri ve istatistiksel verileri yeniden sorgulatıyor. Geçenlerde okuduğum birkaç köşe yazısında Türkiye’de doktoranın sefaletinden, akademik koşullardan, bilimin kalitesinden bahsediliyor; yazının altına –kuvvetle muhtemel akademisyenler- yazının doğruluğunu onaylayan yorumlar yapılıyor. Ancak herkes Türkiye’deki akademik camiadan, yayın kalitesinden, doktora programlarından, tezlerin niteliğinden şikâyetçi ve umutsuz. Neden?

 

Son olarak şunu belirtmeliyim ki ülkemizde yabancı dil eğitimi içler acısı. Ben sözüm ona Anadolu Lisesi mezunu bir öğrenci olduğum ve buraya geldiğimde Ivy League okullarından birinde bir yıl dil eğitimi aldığım halde hâlâ acı çekiyorum. Türkiye’de Anadolu’daki üniversitelerden birinden mezun oldum. Liseden sonra lisans hayatım boyunca kullanmadığım yabancı dilim fazlasıyla körelmişti ben master ya da doktoraya başladığımda. YDS gibi sınavların, sizlerin de bildiği gibi, yabancı dil yeterliliğinizi ölçmekten çok uzak olduğu bir gerçek. Burada, derslerde bildiğiniz şeyleri söyleyememek, konu hakkında yorum yapamamak bir doktora öğrencisi için ne kadar acı verici tahmin bile edemezsiniz. Dahası atalarımız boşuna dememiş “ağaç yaşken eğilir” diye. Her gün en az 10-20 yeni kelime görüyor, yazıyor, öğrenmeye çalışıyorum; ancak emin olun olmuyor. Belli bir yaştan sonra bazı şeyler zaman alıyor. Neyse ki her zaman, annemin sıklıkla söylediği özlü sözü kendime hatırlatıp “hiçbir şey için geç değildir” diyorum kendi kendime. Sizin de hiçbir şeye geç kalmamanız dileklerimle…

http://sinemissinem.tumblr.com/

 

       

BENZER HABERLER