reklam
reklam
Akademik Personel | 02 Aralık 2016, Cuma

30’una Yaklaşınca Korktum ve Akademisyen Oldum

7 Eylül 2014
30’una Yaklaşınca Korktum ve Akademisyen Oldum
       

Mankenliğin zirvesindeyken akademiye geçiş yapan Ebru Güzel, tezini, 9. çocuğunu doğururken ölen Ağrılı babaannesine adamış. Güzel, “O bir ‘doğum makinası’ olarak metalaştı, torunu ise podyumda model olarak. Çevremdeki herkes fiziksel güzelliğini yitiren kadınların hazin hikâyesini anlatıyordu. 30’uma yaklaşınca ne yapacağım diye korktum” dedi.

Hafta içi, Okan Üniversitesi’nin Meslek Yüksekokulu Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölüm Başkanlığı’na bir dönem modellik kariyerinin zirvesinde bulunan manken Ebru Güzel’in getirilmesi, özellikle sosyal medyada yankı uyandırdı. Yorumların çoğu acımasızdı elbette. Bunu sadece özel üniversitenin ‘öğrenci avlama taktiği’ olarak gören bir yaklaşım, Ebru Güzel’in isminin önündeki Yard. Doç. ünvanını, 10 yıllık akademik eğitimini, Prof. Bozkurt Güvenç’in danışmanlığında hazırladığı kadınlar üzerine tezini bir anda siliverdi…

Oysa; tıpkı Dr. Jekyll-Mr. Hyde kadar birbirine uzak ve zıt bu iki mesleki kariyer dikkate değer. O habere binlerce kişi yorum yaptı. Gelin şimdi bir de Ebru Güzel’in hikayesini kendi ağzından dinleyelim. Ama önce daha düşük maaş, daha zor koşullar, daha çok çalışma gerektiren bir mesleğe neden geçiş yaptığı hakkında bir fikir vermesi bakımından “Kültürel Bağlamda Kadın ve Güzellik” başlıklı doktora tezinden küçük bir alıntı yapalım:

“…Modelliğe ilk başladığım yıllarda deneyimli ya da hiyerarşik kategorinin en tepesindeki modellerin bana ‘merhaba’ dahi dememesiyle başlayan rekâbet ve değersizleştirme çabasına inat, çirkin ördek yavrusu gibi bir kimlik oluşturma hikâyesidir yaşadıklarım. 20’li yaşlarda her an düşmanlığa dönebilen arkadaşlıklardan, itibar, ün, para gibi kaynakları yönetebilme becerisine, doğru kişilerle çalışma kararından, şansa kadar pek çok bileşeni de içinde barındırır… Kendime devamlı olarak 50 yaşında da güçlü bir kadın olmak zorunda olduğumu tekrarladım durdum. Ancak güzelliğe ve gençliğe sahip olmak da yetmiyordu, dediğim gibi, kusursuzluğa programlıydık. Bu programda bir yanlışlık olduğunu ve bir şeyler yapmam gerektiğini seziyordum. Yeni bir iş, kalıcı bir kimlik? Çevremdeki herkes fiziksel güzelliğini ve popülerliğini yitiren kadınların hazin hikâyesini anlatıyordu. Zihnimde biriken pek çok soru vardı. Zihnimde dönüp duran sorulara yanıt bulmak amacıyla 2004 yılında yüksek lisansa başlama kararı aldım…”

Türkiye’nin İlk Doktoralı Mankeni Yrd. Doçent Oldu 

 

Şimdi söz Ebru Güzel’de….

Mankenlik-akademisyenlik… Bu denli birbirine uzak iki kariyer nasıl biraraya geldi?

Zirvede bir modeldim. Fakat yaptığım her iş bir öncekinin tekrarı gibi gelmeye başladı. Sonuçta ben biraz farklılık yaratmayı, farklı projeler peşinden koşmayı severim. İnsan hayatı rahat yaşamalı. Kendini rahatlatacak bir takım kararlar almalı. Benim de öyle oldu. Modellik belli bir yaşa kadar yapılan bir işti. Ve benim de yaşım ilerliyordu. 30’una yaklaşırken bir stres bastı. Dedim ki, “Bu modellik kariyeri bitecek ve ben o zaman ne yapacağım?” 2004’te akademik kariyere adım attım.

Neden pek çok model gibi televizyonu veya dizi-sinema kariyerini düşünmediniz? Veya evlenmediniz?

Evet bu saydıklarınız bir model için ‘standart şablon.’ Ama ben şöyle bir ilke edindim: Neyi seviyorum, ne istiyorum? Ne yapmak beni mutlu eder? Alzaymır olmadığım sürece aklımı kullanarak ömrümün sonuna kadar yapabileceğim bir iş istedim. Tabii bir de okumayı ve yazmayı küçüklükten beri severim. Kitaplar benim pırlantalarımdır. Herkesin kitabını almak ister, kimseye kitabımı vermek istemezdim. Hatta bir kere bir kitap ‘hırsızlığı’ bile yaptım. Vakıftı çaldığım yer sonra utanıp parasını bıraktım. Bunun yanında entelektüel faaliyet köklerimde, genlerimde kültürel miras olarak vardı belki de. Ben farkında değildim. Biraz ‘içgüdüsel’ oldu. Babam kız çocuklarının okumasına çok önem veriyordu.

SINAVA ÖZGE ULUSOY İLE BİRLİKTE GİRDİK

Madem genlerinizde vardı, okumayı seviyordunuz. Neden doğrudan bu yönde karar almadınız da modelliği seçtiniz?

İlk yıl üniversiteyi kazanamadım. Haylazlıktan. Sonra amatörce çalıştım ve para biriktirip kurslara gittim. Üniversitedeyken, vücut ölçülerim modelliğe çok uygundu. Profesyonel değildim ama biraz da çevremin uyarmasıyla bu işi yapabileceğimi düşündüm. Çünkü para kazanmalıydım. Bir teklif geldi. ‘Yapar mısın?’ diye. Denedim ve oldu. Tamamen doğuştan gelen özelliklerim sayesinde adeta modelliğe itildim diyebilirim. İyiki de olmuş, çünkü bir kadının 30’lu yaşlarına geldiğinde bir maddi gücü olması çok önemli. O sayede de eğitim hayatımı finanse edebildim.

Sonra? Modellik sadece finansal bir gelir kaynağı sınırlarında kalmadı sanırım…

2002’de Best Model’e katıldım. Neşe Erbek’teydim ondan önce. Ama bir nevi diploma gibi olması için, yani benim modelliğimin tasdik edilmesi için yarışmaya katıldım. Orada derece aldım. Sonra yurtdışında Malezya’da dünya ikincisi oldum. Asya’nın ‘en güzel kızı’ seçildim. Singapur’dan teklif geldi ama kabul etmedim. Elite Model’den… O dönem zirveye kadar çıktım yani. Modellikte sona gelmeye başladığımı hissettiğim an üniversite eğitimine devam etme kararı aldım. Turizm işletme okudum. Ama çok da iyi bir eğitim aldığımı düşünmedim.

Çok önemli bir maddi kazanç ve statüden vazgeçmek zor olmadı mı?

Önemli bir maddi kazançtan elbette vazgeçmiş oldum. Ama dediğim gibi tutkuydu bu. Çok istiyordum eğitime devam etmeyi, uzmanlaşmayı. Yüksek lisans lazımdı. Bir yıl Fashion TV’de çalıştım. Demet Sabancı’nın şirketi Demsa’ya girdim ardından. İletişim müdürlüğüne. Yani adım adım iletişim konusunda pratik bir tecrübede edinmeye başladım. Sonra bir gün Mimar Sinan’da hoca olan Doç. Özlem Hanım’dan bir öneri getirdi. “Madem bu iletişimde uzmanlaşıyorsun, istersen bir sertifika programına gir ama bir de yüksek lisans var yapar mısın bilmiyorum” dedi. Neden dedim? “Çok zor” dedi. “Vakit lazım, çok çalışmak lazım…” Niye olmasın dedim ben de, zor mor bu işi yaparım.
Böylece Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde sınava girip yüksek lisansı kazandım. Hatta ò sınava Özge Ulusoy ile birlikte girdik. Onun da ablası akademisyen olduğundan hep bahsederdi. Heveslenirdik. Özenirdik. Ama o yoğunluğundan dolayı devam edemedi.

Bu kararı çevreniz, manken arkadaşlarınız nasıl karşıladı?

Alıştıra alıştıra oldu. Üniversite derken yüksek lisans, sonra bir yüksek lisans daha yaptım. Mimar Sinan’dan da ders aldım. Acaba siyaset bilimine geçebilir miyim diye düşündüm. Böyle çok fikir geldi gititi. Sonunda doktora için antropolojide karar kıldım. Çevremdeki model arkadaşlar da böylece alıştılar ve yakından tanık oldular benim serüvenime.

BEN DERS ÇALIŞTIM, TUĞBA KARACA YEMEK YAPTI

Desteklediler mi sizi yoksa vazgeçirmeye çalıştılar mı?

Arkadaşlarımın desteğini hiç unutmam. Özellikle Tuğba Karaca çok destek oldu. Bana göre Türkiye’de modelliğin bir kitabı yazılacaksa eğer, Tuğba yazacaktır. Bence onun gibisi yok. Neyse, işe gidiyoruz. Uçaktayız. Ben kitap okuyorum. Ertesi gün yine elimde kitap. O bitiyor bir başkası. “Ehh” dediler arada bizle de sohbet et. Ama duramam ki, okuma listesi verilmiş. Akademik kariyer yapacağım. Hocalara ne diyeceğim ki, “Hocam defilem vardı çalışamadım mı..” Destekleri çok oldu. Tuğba ben ders çalışıyorum diye evime gelip yemek yaptı. Diğerleri de birçok işimi halletti sağolsunlar. Emekleri çoktur….

Aynı anda mankenliği de sürdürdünüz mü?

Çok sık olmasa da sürdürebildim. Dizi işine de girdim ama hiç o alanda kariyer düşünmedim. Zaten kısa sürdü. Akademik eğitimim yoğunlaştı. Ama dediğim gibi model arkadaşlarım çok destek oldu. Defileye gideceğim ama dersten çıkıyorum geç kalıyorum. Çağla (Şikel) da geç gidiyor. Böylece ben göze batmıyorum…

Peki neden antropoloji?

Antropoloji doğrudan insanla, kültürle, değerlerle, ilgili olduğu için seçtim. Bir de birçok disiplini kendi içinde barındırıyor. Genel kültür bir kadını muhteşem zenginleştiriyor ve güzelleştiriyor bence.

MARX’I DA OKUDUM ŞERİF MARDİN’İ DE

Zor olmadı mı?

Olmaz mı. Sınava gireceğim zaman 600 kitaplık liste verdiler elime. Karl Marx’tan Şerif Mardin’e, Makyevelli’den Bourduie’ya kadar. Bazen 6 gün hiç evden çıkmadan okuduğum oldu. Çünkü yetişemiyorum. Eğitim temelim antropoloji değil bir kere. Ondan dolayı geriden başlamış oldum. Bir de 10 yıl modellik yapmışım, hiç kolay olmadı yoğun okuma pratiğini tekrar kazanmak.

Doktoraya başvurduğunuzda hocalar veya diğer öğrenciler biraz dudak bükmedi mi? Ne işi var mankenin burada gibisinden…

Yeditepe’de doktora için başvurdum. Ben kendimi iyi izah ettim aslında. Neden doktora yapmak istediğimi anlattım. Ama tabii ki hocalarda ilk başlarda bir şüphe oldu. Daha sonra zaten bu şüpheyi öğrendim. Meğer ben başvurduğumda arkamdan Yaprak hoca ve Sevil hoca iddiaya girmişler. İşte üç ayda bırakır diye…. Sonradan Yaprak (Civelek) hoca bunu bana anlattı.

BİR EŞİKTEYİM: NE MANKENİM NE AKADEMİSYEN

Şöyle bir ön yargı vardır Türkiye’de. Kahvedeki emeklisinden entelektüeline kadar… “Manken, oyuncu popçu, topçu…” derler. Bu kesimlerle entelektüel bir faaliyet bağdaştırılmaz.

Antropoloji bana şunu öğretti. Tam da senin sorduğun şeyin yanıtını. Kapının eşiğinde duruyorsun. Ne evlisin ne bekarsın. Ben de şu an öyleyim Ne mankenim ne akademisyenim. O eşikte duruyor gibiyim… Ama şu da var. Çabamla o eşiği aşacağım, bilimsel kariyerimi sonuna kadar kovalayacağım ve o kimliği sonuna kadar hakedeceğim…

Yüksek lisans teziniz ne üzerineydi?

Yüksek lisans tezim bir iletişim biçimi olarak giysilerdi. Bir projeydi aslında. Bunu da bilerek seçtim. Çünkü modellik kariyerim vardı ve ilk önce kendimi bir inceleme konusu olarak masaya yatırmak istedim. Bu tez bana şunu öğretti: Kendi yaşadığım sorunlar meğer tüm toplumun, tüm kadınların sorunuymuş… Ardından kadın araştırmalarını okumaya başladım. Kadına şiddeti vb. olayları incelemeye incelemeye koyuldum. Dikkatim o yöne kaydı.

Mankenlikten gelme biri için bir nevi ‘kendi kariyerine ihanet’ gibi bir durum değil mi bu?

Evet ama ben ilk önce kendimi masaya koydum. Önce kendimin ne olduğuna bakmak istedim. Çünkü konu metalaştırmaysa bunu ben de sonuna kadar yaşadım. Ama ben bu metalaştırılmayı bir meslek tanımı altında yaşadım. Modelliğe zaten belli bir klişe bakış vardır. Podyumdaki manken çok yüceltilir. O an sen de öyle hissediyorsun. Sanki birçok kişiden üstünmüşsün gibi. Ama alkışlar bitip, aşağı indin mi o parlaklık birden gidiyor. Hatta sanki bir ‘lanetliymişsin’ gibi yaftalanıyorsun. Bu Batı’da da var ama bizde çok fazla.
Bu bakış beni daha da kadın sorunları konusunda derinleşmeye itti. Benim sorunum, benim değildi, tüm kadınların sorunuydu. Prof. Dr. Yıldız Ecevit, Prof. Dr. Fatmagül Berktay, Prof. Dr. Ayseli Usluata’dan kadın çalışmaları ve feminizm konusunda çok şey öğrendim.

Babam Ağrılıdır. Ağrı, en çok kadın ölümünün olduğu yerdir. Bunu görünce karar verdim. Babaannem 9 çocuk doğurdu. O kadın bir ‘doğum makinası’ gibi kullanıldı, metalaştırıldı. Onun model olan torunu Ebru Güzel de podyumlarda kariyer yaptı ama işte o da metalaştırıldı. Bu bana çok çarpıcı geldi. Babaannemin çilekeş yaşamı 9’uncu çocuğu doğururken son buldu. Ben para kazandım ama aynı çilekeşliği farklı tarzda ve tonda yaşadım, yaşıyorum…

Tüm bu akademik eğitimimim sonucunda kadın üzerine bir kitap yazacaksam eğer, işte o 9 çocuk doğuran kadının hikayesini anlatacağım…

Kaynak: Radikal

       

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum Yaz